Anasayfa SAĞLIK

Bahçeşehir Koleji tarafından düzenlenen Okul Öncesi Dönemde Okuma Yazma Becerilerinin Desteklenmesi ve Geliştirilmesi semineri Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sevda Binici’nin katılımıyla gerçekleşti.

Okuma ve yazma becerilerinin anne karnında başladığını söyleyen Yrd. Doç. Dr. Sevda Binici, okuma ve yazmanın neden gerekli ve önemli olduğuna dair çocuklarda farkındalık yaratıldığı takdirde öğrenme sürecinin daha hızlı ve kolay olacağını söyledi.

Beylikdüzü Bahçeşehir Koleji’nin ev sahipliğindeki okul öncesinde okuma ve yazma becerilerinin geliştirilmesiyle ilgili seminere katılan Sevda Binici, insanları okuma ve yazmaya hazırlayan ön becerilerin anne karnında gelişmeye başladığını söyledi. Çevre okullardaki, okul öncesi öğretmenlerinin de ilgi gösterdiği seminerde çocukların okuma ve yazma öğrenirken zorlanmalarının nedeni hakkında bilgi veren Yrd. Doç. Dr. Binici, öğrenme sürecinde anne, baba ve öğretmenlere çok iş düştüğünü belirtti. Okuma ve yazmanın neden gerekli ve önemli olduğuna dair çocuklarda farkındalık yaratmak gerektiğini altını çizen Sevda Binici, “Anne ve babanın okuma alışkanlığı, öğretmenlerin sınıfta yazıyı nasıl kullandıkları ve çocukların arkadaşlarıyla kitaplarını paylaşması, onların yazıya dair meraklarını ve ilgilerini geliştirir” dedi.

EĞİTİMDE YAŞIN DÜŞÜRÜLMESİ FIRSATA ÇEVRİLEBİLİR
Okul öncesi eğitime başlama yaşının düşürülmesiyle ilgili ciddi araştırmaların yapılması gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Sevda Binici, “Ülkemizde okul öncesi eğitime başlama yaşı düşürülürken yeterince araştırma yapılmadı. Bu nedenle öğretmenler ve aileler açısından çok zor bir dönem oldu. Ancak buna rağmen erken yaşta eğitime başlamanın altyapısı oturduktan sonra öğrencilerin okuma ve yazmaya erkenden başlamaları, gelecekteki eğitimleri açısından çok önemli” diye konuştu. Ülkemizde okul öncesi eğitimde gerekli olan birçok yeteneğin tam olarak edinilemediğine de dikkat çeken Binici, öğretmenlere daha güncel bilgiler vermek ve onları hem araştırmalar hem de son bulgular doğrultusunda yönlendirmek amacıyla böyle bir seminer gerçekleştirdiklerini vurguladı.

“EĞİTİM YAŞAM BOYU SÜRMELİDİR”
Bahçeşehir Koleji Beylikdüzü Okul Müdürü Ali Özdeğirmenci, Okul Öncesi Dönemde Okuma Yazma Becerilerinin Desteklenmesi ve Geliştirilmesi seminerinde öğrencilerin ilkokula geçerken okuma ve yazma çalışmalarını daha iyi bir noktaya getirmeyi ve eğitimcilerin de eğitilmeye devam etmelerini sağlamayı hedeflediklerine dikkat çekti. Eğitimin yaşam boyu devam etmesi gereken bir süreç olduğunun altını çizen Özdeğirmenci, “Çevremizde maalesef eğitimciler üniversiteden sonra eğitim almıyorlar ve kendilerini geliştiremiyorlar. Oysaki eğitim yaşam boyu sürmelidir. Biz bu noktada tüm eğitimcilere hizmet vermek istiyoruz” ifadelerini kullandı.

0 1500

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Baykara, katarakt ameliyatlarından sonra hastaların daha iyi görmesini sağlayacak bir mercek geliştirdi. Prof. Dr. Baykara, hemen her koşulda her şekilde göz içerisine takılabilme avantajına sahip merceğin patentini de aldı.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Baykara, çalışma grubunda yer alan Dr. Halim Özdemir ve Mekatronik Mühendisi İbrahim Harmankaya ile birlikte, dört yıldır sürdürdükleri yeni bir göz içi merceği araştırmasını başarıyla sonuçlandırdı.

Dünya’da katarakt nedeni ile yılda yaklaşık 20 milyon ameliyat yapıldığını ve hastalara ameliyat sonrası iyi görmeleri için göz içi mercek takıldığını ancak bazı hastaların gerek göz içi merceği takılması aşamasında veya sonrasında problemler yaşayabildiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Baykara, yeni geliştirilen lensin ise ameliyatı yapan hekimlere problemli olgularda daha başarılı sonuçlar alabilme imkânı verdiğini söyledi.

HER GÖZE TAKILABİLECEK BİR GÖZ İÇİ LENS
Prof. Dr. Mehmet Baykara’nın verdiği bilgiye göre, katarakt cerrahisi yapılan hastalarda katarakt temizlendikten sonra göz içerisine suni mercek (lens) takılarak hastanın katarakt öncesi görme düzeyine ulaşması sağlanıyor.
Çok çeşitli yapı maddeleri ile üretilmiş, farklı şekillerdeki bu merceklerden uyanlar hastalara takılıyor. Kimi zaman gözün durumu, bazen cerrahinin gidişatı nedeni ile hastaya ameliyat sonrası takılması planlanan lens uymayabiliyor.

Prof. Mehmet Baykara ve ekibinin patentini aldığı ürün ise göz içerisindeki durum ne olursa olsun, hemen her koşulda her şekilde göz içerisine takılabiliyor. Yeni geliştirilen merceğin hem problemsiz giden bir ameliyatta, hem de planlanan şekilde gitmeyen ve problem çıkan ameliyatlarda hekimin tercihine göre, göz içerisine istenebilecek tüm şekillerde sorunsuzca takılabilecek biçimde tasarlanmış. Bu avantaj, mercek takmak için hastanın yeniden ameliyata girmesine gerek bırakmıyor.

BAŞKA PROJELER YOLDA
Çalışma grubundaki arkadaşları ile birlikte göz hastalıkları alanında kullanılabilecek çeşitli aletler ve özellikle katarakt ve göz tansiyonu (glokom) tedavisi için araçlar üzerinde de çalıştıklarını ifade eden Prof. Dr. Mehmet Baykara, üniversitelerin temel amaçlarından birinin de bilime katkıda bulunmak olduğunu, Uludağ Üniversitesi’nin de ULUTEK ve Teknoloji Transfer Ofisi ile bu yolda önemli bir adım attığını ifade etti.

0 1299

Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Transplantasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şükrü Emre, geleceğin hekimlerine ilginç tavsiyelerde bulundu: “Kaza geliyorum demez, namus gidiyorum demez”

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde hazırlık sınıfını bitiren 329 öğrenci, Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle beyaz önlüklerini giydi. Rektör Prof. Dr. Kamil Dilek’in yanı sıra Tıp Fakültesi öğretim üyelerinin de hazır bulunduğu törene öğrenci yakınları da büyük ilgi gösterdi.

Törende velilere seslenen Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kamil Dilek, “Ne mutlu sizlere ki, böyle başarılı evlatlar yetiştirdiniz ve bize gönderdiniz. İçiniz rahat olsun, evlatlarınızı kendi evlatlarımız gibi sevip sayacağız” dedi. Rektör Prof. Dr. Kamil Dilek, öğrencilere de tavsiyelerde bulundu. Türkiye’nin en iyi eğitim veren Tıp Fakülteleri’nden birinde eğitim almanın bir ayrıcalık olduğuna işaret eden Rektör Prof. Dr. Dilek, “Bugün giydiğiniz bu önlük, saflığı, temizliği ve güzelliği temsil ediyor. Beyaz, en çok bu mesleğe yakışmaktadır. Sizler de bu beyazı kirletmeyin. Hastalarınıza sevgi, sefkat ve merhamet gösterin, kendinizi onların yerine koyun. Bu mesleğin, sizlerle daha da değer kazanacağına inanıyorum” dedi.

ÜNLÜ CERRAHTAN TAVSİYELER
Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi Transplantasyon Bölüm Başkanı ve aynı zamanda Uludağ Üniversitesi Onur Profesörü Prof. Dr. Şükrü Emre de, öğrencilere “ilk ders”i verdi ve kendi yaşamından derlediği örneklerle nasıl bir doktor olmaları gerektiğini anlattı.

Öğrencilerden, iyi bir doktor olmadan önce iyi bir insan olmalarını isteyen Yale Üniversitesi Transplantasyon Bölüm Başkanı Erdem, tavsiyelerini şöyle sıraladı:
“Kafanız ve yüreğiniz temiz olsun, insanlara yardım edin. Şartlar ne olursa olsun, ailenizi hiçbir zaman unutmayın. Başlangıçta âşık olursunuz, sonra aşk biter ama arkadaşlık başlar, bunu besleyin. Hastaları ailenizin bir bireyi gibi görün. Ailenize yaptığınız tedaviyi onlara da yapın. Kararlarınızı verirken mutlaka güvendiğiniz birinin fikrini alın. Verdiğiniz kararlar kişisel olmasın, toplumun yararına olsun. Bilimsel düşüncenin ne olduğunu anlayın, doğru soruyu sormasını bilin, araştırın. Hiçbir zaman başkalarıyla yarışmayın; kendinizle yarışın. Çünkü herkesin yeteneği farklıdır.”

Kendi hocalarından öğrendiği “Kaza geliyorum demez, namus gidiyorum demez” sözüne kulak vermelerini isteyen Prof. Dr. Şükrü Emre, “Ben bunların faydasını gördüm siz de görürsünüz” dedi.

Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İrfan Kırıştıoğlu da, bugüne kadar 6 bin 787 mezun verdiklerini, bu yıl da 329 öğrencinin hekim olma yolunda ilk adımlarını attığını söyledi. Anne ve babalara seslenen Dekan Prof. Dr. Kırıştıoğlu, “Yıllardır büyük emek sarf ederek yetiştirdiğiniz ve doktor olmasını arzu ettiğiniz değerli evlatlarınızı bizlere büyük bir gururla teslim ediyorsunuz. Bizler de emanet aldığımızı, onlara hekimlik sanatını ve ahlakını öğreteceğimizi taahhüt ediyoruz” diye konuştu.

Konuşmaların ardından Tıp Fakültesi öğretim üyeleri, öğrencilerin önlüklerini giydirdi.

0 1034

Okulların açılmasına az bir zaman kala rengarenk ve gösterişli okul çantaları dükkanlarda yerini aldı. Büyük-küçük her yaşa hitap eden modellerin kimi çizgi film kahramanlarıyla kimi de çarpıcı renkleriyle karşılıyor çocukları. Onların ruhuna hitap eden modeller ve renkler, haliyle anne-babalara çok da tercih imkanı bırakmıyor.

Ancak siz siz olun, bugünlerde tam da okul alışverişine çıkmışken çanta seçimi konusunda ipi elden bırakmayın. Çocuğunuzun ‘gösterişe’ aldanıp yanlış çanta seçiminde bulunmaması için onu sağlıklı şekilde yönlendirin. Zira büyüme çağında hem çantanın şekli, hem yük kapasitesi hem de taşıma biçimi birçok kalıcı sağlık sorununa yol açabilir.

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Halil Can Gemalmaz, ntvmsnbc’ye yaptığı açıklamada, okul çantalarının ağırlığı ve yanlış taşıma yöntemlerinin sırt ve bel rahatsızlıklarına ve kalıcı problemlere neden olabildiğin vurguladı. Dr. Gemalmaz, “Büyüme çağında omurgaya bindirilen sürekli, ayarsız ve dengesiz yüklenmeler uzun vadede skolyoz adı verilen kalıcı eğriliklere neden olabilmektedir. Ek olarak aşırı yük taşınması ve kaldırılmasının özellikle ergenlik yılları itibarıyla bel fıtığına neden olabilme ihitimali artmaktadır. Bu hastalıkların ikisi de ileri yaşlarda daha ciddi ve hayat kalitesini bozan omurga şekil bozukluklarına sebep olabilmektedir” dedi.

ÇANTASINDAKİ AĞIRLIK EN FAZLA 4 KG OLMALI
Okul çantası hem çocuğun sırtına bindireceği yük hem de tek taraflı yanlış taşıma şekli nedeniyle tehdit oluşturabiliyor. Bu nedenle çocukların kullanacakları çantaların ortopedik/ergonomik olmasına ve özellikle gelişim dönemleri boyunca karşılaşabilecekleri sağlık problemlerine engel olmak adına bir kaç temel özelliğe dikkat etmek gerekiyor. Öncelikle çanta ağırlığının, çocuğun ağırlığının %15′ini geçmemesi gerektiğini belirten Dr. Gemalmaz, 12 yaşından küçük çocukların en fazla 4 kilogram, 12-15 yaş arası çocukların da 5 kilograma kadar olan çantaları taşımalarının uygun olduğunu belirtti.

Çanta içerisindeki ağırlığın eşit dağıtılması ve çantanın uzun süre taşınmaması gerekli. Uzun süre ayakta beklenecekse mutlaka sırttan indirilmeli. Özellikle çantaların, tek tarafa değil, her iki omza birlikte asılmasının, ağırlığın vücuda eşit olarak dağıtılmasında önemli rol oynadığına dikkat çeken Dr. Gemalmaz, diğer kuralları ise şöyle açıkladı: “Sırt çantasının geniş ve destekli omuz askıları olmalı, bel desteği, bel kemeri ve birkaç bölümlü cepleri bulunmalı, çantanın taşınma düzeyi kalça veya bel kemeri bölgesinde olmalı, çanta bel kemeri ile sabitleştirilmeli, ölçüleri çocuğa göre çok küçük ya da büyük olmamalı.”

AĞIR KİTAPLARI SIRTA EN YAKIN YERE KOYUN
Çantanın yerden kaldırılması sırasında da doğru pozisyonda bulunulmasının şart olduğunu vurgulayan Dr. Gemalmaz, “Doğru pozisyon mutlaka çocuğa öğretilmelidir. Yerden kaldırılan ağır malzemeler, dizler kırılarak kaldırılmalıdır. Ayrıca imkan varsa tekerlekli/sürüklemeli çantalar da tercih edilebilir” dedi.

Çantaya eşyayı yerleştirirken ağır olanları sırta en yakın olacak şekilde koymak, her iki kayışı da kullanmak suretiyle yükün omuzlara ve bele yayılmasını sağlamak, çanta vücuda iyice temas edecek şekilde kayışları germek/sıkıştırmak ve çantanın belden aşağı sarkmasını önlemek gerekiyor. Gerektiğinde ağır kitapları koltuk altında taşımak suretiyle aşırı yükü dengeli dağıtarak taşımak faydalı. Dr. Gemalmaz, bu önlemler ışığında sırt ve bel bölgesinde meydana gelebilecek sağlık problemlerini minimum düzeyde tutmanın mümkün olabileceğini belirterek “Eğer çocuklar sıklıkla sırt ağrılarından yakınmaya başlar ise mutlaka uzman bir hekime danışılmalıdır. Doktorun önereceği, sırt adalelerini güçlendirici egzersizlerin yapılması da ileride daha ciddi sağlık problemlerinin çıkmasını önlemeye yarar sağlamaktadır” diye konuştu.

Uzmanlar, her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte, çocuklar ve aileler için zorlu bir dönemin başladığı, bu dönemde çocuklarda bazen beklenen bazen de beklenmedik tepkiler görülebildiği konusunda aileleri uyardı.

Okulların açılmasına az bir süre kala uzmanlar, çocuğu okula başlayacak aileleri uyardı. Motive Psikolojik Hizmetler Aile Danışma Merkezi uzmanlarından Psikolog Pınar Akdemir Gandur ile, çocuklar için sancılı olabilecek okula uyum sürecinde, anne ve babaların nelere dikkat edebilecekleri konusunda değerlendirmelerde bulundu.
Gandur, her yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması ile birlikte, çocuklar ve aileler için zorlu bir dönemin başladığı, bu dönemde çocuklarda bazen beklenen bazen de beklenmedik tepkiler görülebildiği konusunda aileleri uyardı. Anaokuluna gitmenin amacının çocuğu ilköğretime hazırlamak olduğunu belirten Gandur, bu açıdan bakıldığında aslında çocuk anaokuluna ne kadar hazır değilse aslında o kadar çok okul öncesi eğitim alması gerektiğini; eğer çocuk annesinden ayrılamıyorsa, özbakım becerilerini geliştiremediyse, kurallara uymakta zorlanıyorsa, davranış sorunları varsa, dil gelişimine ilişkin problemler yaşıyorsa, özel eğitim almaya başlamadan önce okul öncesi eğitime başlamasını, ailenin 2-3 ay çocuğu gözlemledikten sonra bu sıkıntılar geçmez ise uzmanlara başvurmalarını önerdi.

Gandur konuşmasına şöyle devam etti:
“Okula ilk adım sürecini kolaylaştırmak için, anne- babaların öncelikle kendilerinden emin olması, kendi aralarında net ve tutarlı davranmaları ve hem eğitimcilere hem de uzmanlara güven duyabilmeleri oldukça önemli.
Bazen çocuklar okula gitme konusunda ailelerine zorlu saatler yaşatabilirler. Anne ve babalar çocuklarını okula bırakırken ya da okuldan alırken çocuklarının çeşitli protestolarıyla karşılaşabilirler. Çocukların okula gitmeyi reddetmelerine bazen baş ve mide ağrısı ya da mide bulantısı gibi fiziksel şikayetler de eklenebilir. Bu nedenle gideceği okul netleştikten sonra, okuldaki klasik bir gününün nasıl geçeceği konusunda çocuğunuzu bilgilendirin. Çocuğunuzun kafasındaki belirsizlik ne kadar az olursa, ilk günleri o kadar rahat geçecektir. Ona birçok şey öğreneceğini, arkadaşları ile birlikte yeni bir sürü faaliyet yapacaklarını söyleyin.
İlk gün okula annesi ve babası ile birlikte giden çocuk kendisini daha çok güvende hisseder. Ailelerin çok önemli bir işi yoksa okulun ilk günü çocuklarına eşlik etmeliler. Hatta eğer mümkünse okul çıkışına da birlikte gitmeleri, çocuklarını mutlu eder. Okul sonrasında ailecek beraber bir aktivite yapmak (yemeğe gitmek, parkta oyun oynamak gibi) ve okulun ilk günü hakkında sorgulayıcı olmadan sohbet etmek çocuğu rahatlatır.”

Psikolog Gandur, okula başlamanın zihinsel, bedensel, duygusal ve sosyal açıdan bir hazır oluş ve olgunluk gerektirdiğini; bu hazır oluşun kronolojik yaştan çok,çocuğun gelişim düzeyi ile ilgili olduğunu vurguladı. Okula hazırlığın değerlendirildiği birçok envanter ve testin mevcut olduğunu, anaokulu ya da ilkokul 1. sınıfa başlayacak olan çocukların duygusal ve zihinsel olarak okul olgunluğunun değerlendirilmesi için, ailelerin Merkezlerinden randevu alabileceğini, bu testler ile 5 ve 6 yaş düzeyindeki çocukların duygusal ve zihinsel olarak okul olgunluğu ölçümünün bilimsel metotlarla yapıldığını belirtti.

0 1056

Dünya standartlarındaki eğitim kalitesiyle ilkokul ve ortaokul alanında Bursa’da fark yaratmaya hazırlanan Özel Çağrışan Okulları, öğrencilerin konsantrasyon bozukluğuna son veriyor.

2014-2015 eğitim-öğretim sezonunda öğrencileriyle buluşmaya hazırlanan Özel Çağrışan Okulları, nitelikli ve yaratıcı uygulamalarıyla Bursa’da şimdiden adından sıkça söz ettiriyor. Mudanya Yolu’nda 10 bin metrekare açık, 10 bin metre kapalı dev bir alan üzerine kurulu olan Özel Çağrışan Okulları, özellikle ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin yaşadığı konsantrasyon bozukluğuna nitelikli bir uygulamayla son veriyor.

Başarının sağlanmasını büyük ölçüde etkileyen dikkat eksikliği probleminin son yıllarda çocuklarda çok sık karşılaşılan bir durum haline geldiğine dikkat çeken Özel Çağrışan Okulları Yönetim Kurulu Başkanı Yasemin Sakarya, “Çocuklarımızın psikolojisi sağlıklıysa, ödev yükü fazla değilse, en önemlisi de stres altında değillerse dikkat kolay kolay bozulmaz” dedi. Özel Çağrışan Okulları’nda öğrenciler için odaklanma, konsantrasyon ve dikkat dayanıklılığını geliştirme amaçlı programlar uygulayacaklarını belirten Yasemin Sakarya, özel seanslar hazırlayarak çocukların davranış, akademik başarı ve sosyal ilişkilerini geliştirilmeyi amaçladıklarını söyledi.

0 1293

Uzmanlara göre çocuklara en uygun spor ve müzik becerisi kazandırmanın yolu ilgiden geçiyor. Her ikisine de başlama yaşının önemli olduğunu hatırlatan eğitimciler, hobi edinen çocukların, sosyal yaşamda, okul hayatında daha başarılı olduklarını belirterek, “ Stresi azaltır, disiplini sağlar, gelişimi destekler” diyor.

Çocuklarda spor ve müziğe başlanması için en uygun dönemin 5 -7 yaş olduğunu anlatan uzmanlar, ailelerin çocukların ilgi duydukları alanlara yönlendirilmesini öneriyor. Okul başarısını iyi yönde etkileyen, disiplinli olmayı sağlayan aktivitelerin, çocukların sorgulayıcı düşünmelerine de katkı yaptığını dile getiriyorlar. Temas içeren sporlarda mutlaka fiziksel yaşın dikkate alınması uyarısında bulunuyorlar. Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Dekan Vekili Prof.Dr. A. Haydar Demirel ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü Prof. Dr. Sıddık Binboğa Yarman, çocuklara en doğru becerinin kazandırılmasında dikkat edilmesi gerekenleri şöyle anlattı:

SPORLA HAYAT DİSİPLİNLİ HALE GELİYOR
Prof. Dr. Haydar Demirel (Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Dekan Vekili): Türkiye’de erken yaşlarda çocukların fiziksel aktivitelere katılması çok önemli. Örneğin geçen yıl 600 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada 7-12 yaş aralığında atılan adım sayısı kızlarda 9 bin 733, erkeklerde 10 bin 973. Ancak istenilen rakamlar kızlarda 12 bin, erkeklerde 15 bin civarı. Ülkemizde çocukların yaklaşık yüzde 90’ı hareketsiz. Böyle olunca da küçük yaşlarda kolesterol, hipertansiyon gibi hastalıkların başlamasına şaşırmamalı. Öğrencilerin sabit oturmaması, hareket etmeleri şart. Bebeklikte yürütme dönemlerinde çocukların 30 dakika planlı, 30 dakika da kendiliğinden doğal yürümesi sağlanmalı. Okulöncesi dönemde ise parka gitsin, bisiklete binip, ders dışında aktivitelere katılsınlar. Eğitim döneminde günde bir saat hızlı yürüyebilir, koşabilirler. 2 -3 yaşlarında çocuk koşmak, zıplamak, sıçramak gibi bazı basit, temel hareketleri öğrenir ve yapar. Özellikle bazı becerilerin kazandırılmaya çalışılması için bu yaş çok erken. Erken dönemde parka gidebilir salıncakta sallanabilir, ailesinin kontrolünde havuzda su ile oyunlar oynayabilirler.
4-6 yaş arasında dans edip ip atlayabilir, hafif topları yakalamak, fırlatmak, iki tekerlekli veya arkada ek tekerleri olan bisikletlere binebilirler.
6 -7 yaşından sonra çocukların motor becerileri ve güvenlik duygusu artar. Artık takım sporlarına başlayabilirler. 3 gün kuvvet tarzı hareketler, yani bir yerlere tırmanmak gibi aktiviteler kas ve kalp sağlığı için önemli. Spor çocuklar için erken dönemde oyun olarak görülmeli. 3- 5 yaşında başarı beklenilmemeli. Örneğin futbol becerisi profesyonel ve spor olarak 2 biçimde ayrılıyor. Organize çalışmalar 10 yaşında normal ise 5‘te başlıyor. Yani ani karar verilen spor dalları için çocuğun en az 10 yaşında olması gerekiyor. Ayrıca takımda yer almadan önce bu alanda temel beceriler kazanmalı.

Genetik faktörler dikkate alınmalı
Doğru sporun seçilmesinde örneğin genetik olarak anne babanın boyu uzunsa çocuğunda ileride böyle olacağını düşünüp basketbola yönlendirme yapılabilir. Suyu seviyorsa yüzme, hareket beceri, esneklik gelişmişse jimlastik olabilir. Bütün spor dalları için beceri, dayanıklılık, esnekliğe sahip olmak genel özellikler arasında yer alıyor. Çocuk önce yapacağı sporu sevmeli. Antrenmanların uzun olduğu dallar seçim sırasında iyi değerlendirilmeli. İleride profesyonel mi yoksa hareket amaçlı mı tercih edilecek, aile önce buna bakarak karar vermeli.
Fiziksel gelişimlerinin uygun olduğu ortamlar seçilmeli. Örneğin basketbol, futbol, güreş gibi temas olan dallarda çocukların krolonojik yaşı değil beceri ve fiziksel yaşı dikkate alınmalı. Burada 5 -6 ay bile çok önemli olabiliyor. Eğer bu gözden kaçırılırsa başarısızlık olması durumunda motivasyon düşer ve ilgi azalır. Anne babanın birinci hedefi çocuğun keyif almasını sağlamak olmalı, sabırlı ve motive edici davranılmalı. Okulda, spor kulüplerinde veya mahallelerde arkadaşlarıyla spor yapmasına imkân verilmeli. Öğretmenin sevilmesi de gerekiyor. Tercih edilen aktivitenin güvenli olması, herkesi içine katması da onların gelişimine olumlu katkı yapıyor. Bunlar sayesinde çocuk sabırlı olmayı öğrenir, takım sporlarında paylaşım duygusu yaşar. Sağlıklı kemik ve kas oluşumu desteklenir. Düzenli spor yapanlar haftalık zamanı iyi kullanır. Ödevlerini iyi planlar, uyku, yemek saatlerini kaçırmaz. Hayatları daha disiplinli hale gelir. Takım sporları voleybol, basketbol gibi oyunlar paylaşım, kazanma, kaybetme duygusunu öğretir. Çalışmanın önemini kavrarlar. Pes etmemeyi, güçlüklerin üstesinden gelmenin hissini çocuklara spor verir. Yapılan bütün etkinlikler stresi azaltır. Matematik gibi özellikle sayısal alanlarda yeteneklerinin gelişmesine katkı sağlar. Çabuk karar vermeyi etkiler.

MÜZİK ALETİ ÇALMANIN HAFIZAYA KATKISI VAR
Prof. Dr. Sıddık Binboğa Yarman (İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müdürü): Yeni doğmuş çocukların beynini geliştiren alanların başında çoksesli müzik geliyor. Müzik anne karnında işitme duyusu ile hayatın parçası haline geliyor. Çocukların öğrenme ve beyin gelişimlerine katkı sağlıyor. Okulöncesi eğitimde duyulan müziğe tepki vermeleri, uygun ritimde dans etmeleri ve seslerini kullanarak eşlik etmeleri zekâlarının gelişimini olumlu etkiliyor. Şarkılar, dinlenilen müziğin algısı, notalar birer beyin egzersizi haline geliyor. Bu nedenle çocuğa uygun beceri kazandırmadan onu özgür bırakmak doğru. Deneme yanılma yoluyla en uygun aleti seçmesi sağlanmalı. İlgilendikleri alanlar saptanmalı, bunun için uygun imkânlar yaratılmalı ve desteklenmeliler. Bir müzik aletini çalmak çocuğa öncelikle hafıza konusunda çok büyük katkı verir. Odaklanmayı, dikkati ve konsantrasyonu geliştirir. Sıkıntıyı ve stresi azaltır. Böylece mutlu, sağlıklı düşünen, zeki ve ufku açık bireyler olarak yetişir.

Piyano çalmaya başlamak için 4-5 yaş uygun. Küçüklerde tekrar algısı daha iyi olduğu için çabuk öğrenirler. Burada fiziksel gelişimini ve merakını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Çocuğa bu konuda baskı yapılmamalı. Baskı olursa gelecekte negatif geri bildirimler oluşturabilir. Genellikle piyanoda yarı zamanlı eğitime 6 ile 9 yaşlarında, tam zamanlıya ise 9 yaşında başlanıyor. Bütün gün süren eğitim mesleki olarak müziği seçen ve konservatuvarda devam ettirmek isteyen öğrencileri içeriyor. Daha kısıtlı olanlar ise hafif bir müfredatla solfej ve enstrümanı kapsıyor.

Yaylı çalgılar için uygun yaş 11-12
Keman çalmaya ise 7 yaşında başlanabilir. Taşınması, çekmesi gibi nedenlerle bu aleti kullanmak daha ileri bir yaşta olabiliyor. Yaylı enstrümanlar daha küçük boyutlarda da üretilebildiği için başlama yaşı yine çocuğun gelişimine bağlı olarak farklılık gösteriyor. Bunlara başlamada yaşı 11-12’yi geçerse profesyonellik için geç kalınır. Enstrümanların boyutları ve onların fiziksel yapılarıyla uyumlu olmalı.

Kaynak: Hurriyet

0 2140

Yakın Doğu Üniversitesi, hızla büyüyen sağlık sektörüne donanımlı işgücü yetiştirmek için yeni bölümler açtı. Üniversite bu bölümü seçen öğrencilere burs da veriyor

25′inci yılını kutlayan Yakın Doğu Üniversitesi, hızla büyüyen sağlık sektörüne, yeni açtığı bölümlerle donanımlı işgücü yetiştiriyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk tıp, eczacılık, sağlık bilimleri, veteriner ve diş hekimliği fakültelerini kuran üniversite, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’nu yeni bölümlerle zenginleştirdi. Amaç özellikle sektörün ara eleman ihtiyacına çözüm geliştirmek.

BURS İMKANI DA VAR
Yakın Doğu Üniversitesi bir an evvel meslek sahibi olup hayata atılmak isteyen öğrenciler için de çok çeşitli alternatifler sunuyor. Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nun yanı sıra Adalet Meslek Yüksekokulu ile öğrencilere 2 yıllık önlisans eğitimi veren üniversite, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu’nda yüzde 50 burs ve ekonomik paket seçeneği sunuyor. Adalet Meslek Yüksekokulu’nda ise burs oranı yüzde 75′e çıkıyor. Üniversitenin yeni açılan diğer bölümlerini ise petrol ve doğalgaz mühendisliği, moleküler biyoloji ve genetik, bilgisayar teknolojileri ve programlama ile otomotiv teknolojisi oluşturuyor. Eğitim dili Türkçe olan bu bölümlerde tam burs ve yüzde 50 burs seçeneği sunuluyor. Burs, mezuniyete kadar devam ediyor. Ayrıca bu bölümlerde üniversitenin birçok alanında sunduğu ekonomik paket avantajı da var.

YÜZYILIN DENEYİNE DESTEK VERİYOR
Yakın Doğu Üniversitesi, bilim alanındaki çalışmalarıyla da adından sıkça söz ettiriyor. Üniversite, hesaplama hızı ve kapasitesiyle dünya üniversiteleri arasında 11′inci sırada yer alan “Süper Bilgisayar” ile Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nin (CERN) “yüzyılın deneyi” olarak adlandırılan “Tanrı Parçacığı” araştırmasına ve “Kanseri Fethedelim” gibi dünya çapındaki çalışmalara destek veriyor.

Kaynak: Sabah

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti iş birliğiyle hayata geçirilen Türkiye Bağımlılıkla Mücadele (TBM) Eğitim Programı kapsamında, yeni eğitim öğretim yılından itibaren 8 bin saha eğitimcisi ile 8 milyon öğrenciye bağımlılıkla ilgili eğitimler verilmeye başlanacak.

MEB yetkililerinden aldığı bilgiye göre, çocuk ve gençlerin tütün, alkol, uyuşturucu madde, teknoloji ve diğer tüm bağımlılıklarla ilgili bilinç düzeylerini arttırmak amacıyla 3 Ocak 2014′te MEB Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında “Bağımlılıkla Mücadele Eğitimi Projesi” başlatıldı. Proje kapsamında “Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programı” geliştirildi.

Eğitim programı, bağımlı olmayan bireylerin bağımlılık sürecine girme riskini en aza indirecek evrensel temelli bir eğitim programı olarak hazırlandı. Programda başta çocuklar ve gençler olmak üzere tüm ilgili kesimlere önleyici eğitim hizmeti sunulması amaçlandı.

Projenin pilot uygulaması İstanbul’da bulunan liselerde gerçekleştirildi. Program geliştirme süreci pilot uygulama süreci ile birbirini takip eder şekilde planlandı.

Pilot uygulama kapsamında 17-22 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da 39 ilçedeki 41 formatöre 6 gün süren bağımlılıklarla mücadele eğitimi verildi. Bu eğitimlerde tütün bağımlılığı, alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı ve sağlıklı yaşam eğitimleri verildi.

Eğitimleri 4-5 Nisan 2014 ile 5-6 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen 41 formatör kendi ilçelerindeki liselerde görev yapan rehber öğretmenlerine (saha eğitimcilerine) 2 günlük bağımlılıkla mücadele eğitimleri verdi. Bu eğitimlerde 39 ilçeden 830 rehber öğretmene ulaşıldı. Bu kapsamda her hafta 8 ilçede olmak üzere toplamda 5 hafta sonunda 39 ilçenin tamamında bulunan lise rehber öğretmenlerinin katılımıyla saha eğitimcisi eğitimleri tamamlandı.

Daha sonra 39 ilçede 515 lisede öğrenci eğitimleri gerçekleştirildi. Pilot uygulamada İstanbul’da yaklaşık 60 bin öğrenciye bağımlılık alanlarında eğitimler verildi. Eğitimlerden önce ve sonra yapılan anketler projenin pilot uygulamasının başarıyla sonuçlandığını ortaya koydu.

Pilot uygulamada karşılaşılan sorunlar çerçevesinde program güncellenip 2014-2015 eğitim dönemi başında Türkiye genelinde yaygınlaştırılacak.

Bu kapsamda Türkiye genelinde “400 formatör eğitimci” ve bu formatörlerin eğitim vereceği 8 bin saha eğitimcisi ile doğrudan 8 milyon öğrenciye bağımlılıkla ilgili eğitim verilmesi hedefleniyor.

0 1001

Türkiye Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi doktorlarından Cafer Abbasoğlu, sınav stresinin gençleri kalben yaşlandırdığını söyledi.

Türkiye’deki sınav sistemlerinin çocukların ve gençlerin üzerinde inanılmaz bir stres ortamı oluşturduğunu vurgulayan Abbasoğlu, bununda kalp-damar yaşını olumsuz etkilediğini söyledi. Her sınav döneminin çocukların damar yaşına 5 yıl eklediğini belirten Abbasoğlu, “Her sınav dönemi çocukların damar yaşına 5 yıl ekliyor. 18 yaşına gelmiş ve en az iki sınav geçirmiş olan bir gencin kalp yaşı, üzerine eklenen ortalama 7 yıl ile birlikte en az 25 oluyor” ifadelerini kullandı.

Abbasoğlu, fiziksel yaş kadar damar yaşının da sağlıklı bir yaşantının altın anahtarı olduğunu söyledi. Son yıllarda kemik yaşı, yumurtalık yaşı, cilt yaşı gibi birçok terimin ortaya çıktığını belirten Abbasoğlu, yaşam kalitesinin yükselmesi adına kalp ve damar yaşının da insan hayatının en önemli parçalarından biri haline geldiğini vurguladı.

Dr. Abbasoğlu kalp ve damar yaşının başlangıcını şu şekilde açıkladı: “Yeni doğmuş bir bebeğin kalp ve damar yaşı, fiziksel yaşla aynı. Yani 0. Ancak 1 yaşından itibaren beslenmeye ve yaşam tarzına bağlı olarak fiziksel yaşla kalp damar yaşı farklılaşmaya başlıyor.”

Bu durumda takvim yaşı ile kalp-damar yaşının birlikte ilerlemediğini özellikle vurgulayan Abbasoğlu, “İnsanların uzak durması gereken faktörler maalesef kalp-damar yaşını ileriye taşıyor. Kişinin 1 yaşından itibaren kalp ve damar yaşı hızla büyüyerek fiziksel yaşın onlarca yıl önüne geçiyor. Örneğin, sigara kalp damar yaşını 15, sınav stresi 5, obezite ise 30 yıl kalp-damar yaşını ilerletiyor. Bu durumda 7-8 yaşındaki obez bir çocuğun damar yaşı 38 olabiliyor” dedi.

Verdiği örnekler hakkında detaylı bilgiler veren Abbasoğlu, sigara içen insanların takvim yaşlarından en az 15 yıl daha yaşlı olduklarını bilmeleri gerektiğinin altını çizdi. “20 yıl, günde 1 paket sigara içen bir insan, ömrünün 5-10 yıl daha kısa olduğu kesinlikle bilmelidir.” diyen Abbasoğlu, daha tiryaki olan kişilerde ise bu sürenin 15 yıla kadar uzayabileceğine dikkat çekti.

Sigaranın yanı sıra yanlış beslenmenin de kalp-damar yaşını ileriye götüren önemli unsurlardan biri olduğunu belirten Abbasoğlu, “Sağlıksız beslenme kalp-damar yaşını 30 yıl ileriye kadar götürebilir. Bu yüzden 7-8 yaşında obezite tanısı konmuş bir çocuğun kalp-damar yaşı 30 eklenerek bulunur ki bu da 38 yaşına tekabül eder. Çünkü obezite nedeniyle damar cidarında, damar sertliğinin başlangıcı olan yağlanma plakları başlayabilir” dedi.

Çocuğunuzun ileriki yaşlarda herhangi bir sorun yaşamaması için daha 0-1 yaştan itibaren kontrol altında tutulması gerektiğini ifade eden Abbasoğlu, ilk bir yaş içinde özellikle özel mamaların kullanılmamasını belirtti.

“7-15 yaş arası çocukların fastfood beslenme tarzından kesinlikle uzak tutulması gerekir. Çocuklara 10 yaşından itibaren sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırılmalı, fastfood’un zararları öğretilmelidir” diyen Abbasoğlu, sağlıklı beslenme kadar çocuklara spor yapma alışkanlığının kazandırılmasının da önemine vurgu yaptı.

Sosyal Medya

0BeğeniBeğen
0TakipçiTakip Et