Anasayfa SAĞLIK

Birkaç gün sonra yüzbinlerce çocuk ve genç karne heyecanını yaşayacak. Ancak bu durum, çocuklardan daha çok ebeveynleri heyecanlandırıyor. Çünkü, eskisine göre çok daha hızlı ilerleyen, yarışma ve rekabete odaklı şartlar doğal olarak anne ve babalarda çocukları için gelecek kaygısı yaratıyor. Belki de bu yüzden çocuklarının akademik başarısı ebeveynler üzerinde sakinleştirici etki yaratıyor ve beklentileri artıyor. Ancak günümüzün baskın değerleri neye işaret ederse etsin karnenin sadece çocuğun yeterli olduğu ya da geliştirmesi gereken alanları belirten bir “bilgilendirme mektubu” olduğunun unutulmaması önem taşıyor. Bu doğrultuda, ailelerin de karneyi bir övünç ya da utanç kaynağı olarak görmemesi gerektiğinin önemine işaret eden Acıbadem Maslak Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İrem Yaluğ Ulubil, çocukların getirdiği karneyi değerlendirirken dikkat edilmesi gereken bazı ipuçları verdi…

Karne aile ve okulun da başarısını yansıtıyor
Karne, sadece çocuğun değil, ailenin ve okulun da değerlendirilmesini içerdiğinden, çocuğun gelişimini iyileştirme ve desteğe ihtiyaç duyduğu alanları belirlemek açısından önem taşıyor. Dolayısıyla bu aracın muhatabı çocukla birlikte okul ve ebeveynler oluyor. Yani göstergeleri değerlendirirken aile ve okulun da hatalarının görülmesi ve varsa eksiklerinin giderilmesinde yardımcı olacağının unutulmaması gerekiyor.

Her çocuk fiziksel, duygusal, sosyal, zihinsel gelişimi ile diğerlerinden farklılaşıyor. Doğal olarak öğrenme hızı, şekli, ilgi ve yetenekleriyle birbirinden ayrılan çocukların başarısı da aynı olmuyor. Sonuçta her çocuğun, parmak izi gibi, farklı olduğunu unutmadan birbiriyle kıyaslanmaması ve yarıştırılmaması son derece önem taşıyor.

Karneyi çocukla birlikte değerlendirin
Başarılar ve başarısızlıklar çocuğun kişiliğinden bağımsız, öğrenme sürecinin doğal aşamalarını oluşturuyor. Ancak elde edilen sonuçlarda ebeveynlerin de etkisinin olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu nedenle anne ve babaların karneyle birlikte,“Eğitim dönemi boyunca çocuğumun hangi ders veya aktivitelerde zorlandığını fark ettim mi?”, “Bu sıkıntılarını, rahat ifade edebileceği duygusal olarak samimi ve güvenli bir ortam sağladım mi?”, “Bu sıkıntılar için doğru zamanda, yeterli çözüm önerileri getirdim mi?” ya da “Çocuğumla iyi bir takım çalışması yürüttüm mü?” gibi soruları kendilerine sorup, içsel bir değerlendirme yapması gerekiyor. Bu değerlendirmenin de mutlaka çocukla birlikte yapılması, onun da konu ile ilgili fikirlerinin ve duygularının sorulması da ortak çözümler üretmede önem taşıyor.

Çözüm odaklı olun
Çocuk ve ebeveyn ilişkisinin temelinde güven yatıyor ve bu da sevgi ve duyarlık üzerinden inşaa ediliyor. Bu nedenle çocuklarımızla yapacağımız görüşmelerde sevgi dolu ve sorunu çözmeye yönelik yaklaşmak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. İrem Yaluğ Ulubil, “Örtük veya açık şiddetten kesinlikle uzak durmak,daha az sevildiğini söylemek ya da görmezden gelmek gibi travmatik davranışlardan da uzak durmak gerekiyor. Yıkım dürtüsüyle yapılan bu tarz konuşmalar fayda sağlamaktan ziyade olumsuzlukla sonuçlanıyor. Yaralayıcı, yargılayıcı tutumlar, çocuklarda kaygı ve yetersizlik duyguları yaratabildiği için sorun çözümlenemediği gibi şiddetlenebiliyor. Bunun yerine sorunlu alanlar için ortak yapılacak bir planlamayla çocuğa yalnız olmadığı hissettirerek, problemlerini çözerken gerekli motivasyon artırılabilir. Böylece gelece yönelik birlikte çözüm adımları atılabilir” diyor.

Karnenin çocuğunuzla aranızdaki ilişkiye zarar vermesini izin vermeyin
Her çocuk gibi her ailenin de özgün bir yapısı bulunuyor. Bu nedenle eğer karneyle birlikte sinyal veren bazı sorunlar varsa, çözüm arayışlarında çocuğun mizacı, duygusal yapısı ve çocuk-ebeveyn ilişkisinin özelliklerini ön planda tutmak ve esnek olmak önem taşıyor. Ayrıca, çocuğun kendisini ifade etmesinin desteklenmesi ve söylediklerine değer verildiğinin hissettirilmesi de gerekiyor. Anne ve babasının desteğini bilen ve bu mesajı alan çocuk işbirliği yaparak daha başarılı oluyor.

Başarılı karnelerde abartılı kutlama ve ödüllere gerek yok
Sorunsuz /akademik olarak başarılı karneler için de abartılı kutlama ve ödüllerden kaçınılması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. İrem Yaluğ Ulubil, “Her bireyin sorumlulukları vardır. Bir öğrencinin de ödev ve sorumluluklarını yerine getirmek için çabalamasının doğal, beklenen ve olması gereken bir süreç olduğunun hatırlanması gerekiyor. Bu nedenle de akademik olarak başarılı karneler için mütevazı ama çabalarını çok yürekten takdir eden kutlamalar yeterli olacaktır. Aynı zamanda çocuklarımıza duyduğumuz sevginin, onların başarısı ile herhangi bir ilgisinin olmadığını fark ettirmek, başarılarının da sadece onların gelecekte ‘daha mutlu, donanımlı, kendini yetiştirmiş’ bireyler olmaları için önemli olduğunu anlatmak değerlidir. Bu yaklaşım çocukların güvende hissetmelerini sağlayacaktır.”

Okul başarısını neler etkiler?
Kaygı düzeyinin farklı nedenlerle yüksek olması,
Depresif bir dönem, sürekli yorgunluk ve çocukluk çağı depresyonu,
Dikkat eksikliği ve/veya hiperaktivite, özel öğrenme bozukluğu,
İşitme, görme gibi duyusal ya da anemi gibi süreğen sağlık problemlerinin varlığı,
Doğru çalışma alışkanlıklarının kazanılmaması,
Çalışma ortamının uygun olmaması,
Uyku ve beslenme düzeninin bozukluğu,
Okul içinde, arkadaş ve öğretmenlerle yaşanabilecek iletişim problemleri, akran zorbalığı,
Anne-baba arasındaki tartışmalara çocuğun şahit olması, çocuğun taraf olmaya zorlanması,
Yetişkinleri ilgilendiren sorunların çocuk ile paylaşması,
Duygusal/ fiziksel şiddete maruz kalma, şiddete şahit olma,
Ebeveyn, kardeş hastalığı ya da kaybı,
Kardeş kıskançlığı.

Özyeğin Üniversitesi’nin ve Antalya Bilim Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği Uyuşturucu ile Mücadele Hukuk Sempozyumu’nda uzmanlar uyuşturucu kullanım yaşının 6′ya düştüğü gibi bilimsel olmayan açıklamalara karşı uyarıda bulundu. Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Dr. h.c. Yener Ünver “Bu yayınlar gençler ve çocuklar arasında uyuşturucu maddeye karşı merak uyandırmaktadır” dedi.

Özyeğin Üniversitesi Alman Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Antalya Bilim Üniversitesi Karşılaştırmalı Hukuk Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği “Uyuşturucu ile Mücadele Hukuk Sempozyumu” Antalya Bilim Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Sempozyumda, Türkiye için en önemli sorunların başında gelen uyuşturucu ile mücadele teknik alandan ve hukuk alanından uzmanlar tarafından masaya yatırıldı. Sempozyumda ayrıca, hem kanuni düzenlemeler, hem bu konuda yapılan adli soruşturmalar hem de kamu sağlığı ve sosyal medya tarafında ne gibi çalışmalar yapılması gerektiğine ilişkin somut örnekler de ortaya koyuldu.

Sempozyumda konuşma yapan Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Dr. h.c. Yener Ünver, sıklıkla Türkiye’de uyuşturucu kullanım yaşının çocuklar arasında 6, 8, 10 yaşa düştüğü gibi bilimsel olmayan açıklamaların yapıldığına dikkati çekerek, “Bu çalışmaların sonuçları uyuşturucu ile mücadele eden güvenlik birimleri hakkında yanlış algılara ve bilimsellikten sapmaya da yol açabilir. Bu yayınlar gençler ve çocuklar arasında uyuşturucu maddeye karşı merak uyandırmaktadır.” dedi.

“Gençlerin korunması için etkin mücadele şart”
Türkiye’de uyuşturucu madde kullanımının önemli bir sorun olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ünver, şunları söyledi: “Özellikle gençlerin korunması bakımından etkin bir mücadelenin yapılması şart. Türk polisi ve jandarması bu konuda inanılmaz derecede çaba sarf ederken, çok da önemli başarılara imza atıyor. Ancak Türkiye transit bir ülke. Hem Türkiye üzerinden Avrupa’ya hem de Avrupa’dan Türkiye ve komşu ülkelere son derece tehlikeli boyutta yapay uyuşturucu naklediliyor ve ticareti yapılıyor.”

“Terör örgütlerinin çok önemli bir finans kaynağı”
Uyuşturucu ticaretinin terör örgütlerinin çok önemli bir finans kaynağı haline geldiğine vurgu yapan Prof. Dr. Yener Ünver, terör örgütlerinin bu pastadan pay almak için birbirleriyle iş birliği yaptığını belirtti. Türkiye’nin bu önemli güvenlik sorununun bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini aktaran Ünver “Bu konuda hem dünyadaki önemli ülkelerin uyuşturucu madde mevzuatından ve yargı uygulamalarından hem de Birleşmiş Milletler gibi uluslar üstü kuruluşların projelerinden ve bu konudaki polis teşkilatından yararlanmak gerekir” diye konuştu.

Çocukların gelişim dönemlerinin hemen hemen hepsinde çeşitli sorunlarla karşılaştıklarını belirten Özel Teknoloji Okulları Rehberlik ve Psikolojik Danışmanı Sena Girgin, oysaki dönem özelliklerine göre bütün durumlar çocuğun yaşaması gereken, tecrübe edinmesi gereken durumlar olduğunu söyledi.

Davranış bozukluklarının ele alınması durumunda çocuklar gelişim dönemlerinde ki sorunların çözümünde engellerle karşılaşabileceğini belirten Özel Teknoloji Okulları Rehberlik ve Psikolojik Danışmanı Sena Girgin, “Engellerin çözümü sonraki gelişim dönemine ertelenmesi ile ortaya çıkan durumdur. Kardeş kıskançlığı, saldırganlık, tırnak yeme bu duruma örnek gösterilebilir. Aile olarak nasıl bir yol izlememiz gerektiğini bilemiyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi anne-babanın ortak bir yol izlemesi gerekmektedir. Kardeş kıskançlığı konusunda değinecek olursak fiziksel zarar vermedikleri sürece anne-baba tartışmalarına müdahale etmemeli. Karşılıklı olarak fikirlere saygı duymaları gerektiği baskı kurmadan anlatılmalıdır. Büyük olan kardeşin eşyaların onun izni olmadan bebeğe verilmemelidir. Artık o bir birey, saygı duyulduğunu hissetmek istiyor. Saldırganlık genellikle kendi akranlarına ve anne babaya öfkelenince zarar vermeyi hedefleyen davranışlarda bulunması ile oluşuyor. Sadece fiziksel olarak değil, özellikle aile bireylerine karşı “seni sevmiyorum” cümlesi ile duygusal olarak zarar verme eğilimi vardır. Ailenin bu gibi durumlarda vermesi gereken tepki “şuanda sinirli olduğun için bu cümleyi kuruyorsun, biz senin anne ve babanız, bunu değiştiremeyiz ve biz seni çok seviyoruz.” olmalıdır” dedi.

Anne babanın tutumlarına şiddet eğilimli olmaması gerektiğini belirten Rehberlik ve Psikolojik Danışmanı Sena Girgin, “Unutmamalıyız ki çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun sizleri rol model almaktadır. Kendi içinizde (aile içi eğitim) uyguladığınız yöntemler baskıcı eğitim olmamalıdır. Çocuğunuz saldırgan tavırlar sergilerken onunla ısrarcı bir şekilde konuşma, tartışma ortamı yaratılmamalıdır. Sosyal olgunluğa uygun bir şekilde çeşitli sorumluluklar verilip, başarma duygusu yaşanması sağlanmalıdır. Baskıcı tutumlar, çocuğun ihtiyacı olan güven ve sevgi almaması gibi birçok etmeni vardır. Aile olarak “tırnağını yeme” uyarısında bulunmak, bu konuda çocukta daha çok ilgi uyandıracaktır. Bu gibi uyarılar yerine ellerini meşgul edecek uğraşlar verilmeli, çocuğun hangi durumlarda tırnak yeme davranışında bulunduğu belirlenmeye çalışılmalıdır. Genellikle okul, ortam, ev değişikliği, kardeşinin doğumu bu davranışı tetiklemektedir” diye konuştu.

Çok fazla kural koymak çocukları daha çok belirsizliğe ve kaygı durumuna sürüklediğini ifade eden Girgin, “Okul çağı çocuklarımıza okul – aile işbirliği içerisinde uyulması gereken kurallar ortak dille vermelidir” şeklinde konuştu.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık ve Etik Düşünce Topluluğu tarafından 1999’dan beri düzenlenen Çadır Projesi’nin 20.’si Orhaneliye bağlı Göynükbelen köyünde gerçekleştirirdi.

İki gün boyunca proje kapsamında 400′den fazla hastanın EKG, solunum fonksiyon testi, akciğer röntgeni ve göz muayenesi gerçekleştirirdi. Prof. Dr. Yeşim Uncu’nun danışmanlığında gerçekleştirilen projede hem köylüler iki gün boyunca ücretsiz muayene edildi hem de hasta olanlara gerekli ilaçlar dağıtıldı. Ayrıca 1. sınıftan 6. sınıfa kadar tıp fakültesi öğrencileri mezuniyet sonrasında mesleklerini icra ederken karşılaşabilecekleri durumları pratik yapmış oldu.

Sağlık ve Etik Düşünce Topluluğu Başkanı Barış Yıldız, yıllardır senede 1 kere gerçekleşen bu projeyi artan talep ve öğrenci sayısı sebebiyle senede 2 kere düzenlemeye başladıklarını, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki tüm hekim adaylarının mezuniyet öncesinde bu tecrübeyi edinmelerini istediklerini belirtti.

İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Plato Meslek Yüksekokulu benimsediği uygulamalı eğitim prensibi ile kişileri iş yaşamına donanımlı bir şekilde hazırlamayı amaç ediniyor. Bu hedefle her yıl meslek eğitiminin farklı bir boyutunu ele almayı hedefleyen Plato Yüksekokulu’nun ilk teması ise “Sağlık”. Sağlık hizmetlerine olan gereksinimlerin artması ve hizmetin sunumuna yönelik hızla gelişen teknoloji, sağlık alanında çalışacak personelin eğitimini bu yeniliklere hazır olmaya zorunlu kılıyor. Bu gelişmelere yönelik sağlık personeli yetiştirmek için gerekli olan eğitim ve gelişim modellerine dair araştırmalar, İstanbul Ayvansaray Üniversitesi Plato Meslek Yüksekokulu öncülüğünde sunularak ivme kazanmayı hedefliyor.

Kongre için son kayıt tarihi 15 Mayıs 2018
Sağlık çalışanları, yöneticileri ve akademisyenlerinin sağlık eğitimini merkeze alarak bu alandaki güncel gelişmelerin, deneyimlerin ve yenilikçi yaklaşımların paylaşılmasını hedefleyen kongre için son kayıt tarihi 15 Mayıs 2018. Kongre süresince konuyla ilişkili olarak; Sağlık Eğitimi Sistemi, Sağlık İletişimi ve Eğitim, Sağlık Hukuku ve Eğitimi, Sağlıkta Kariyer Geliştirme, Sağlık Eğitimi ve Kalite ile Sağlık Eğitimi ve Güvenlik ana başlıkları altında birçok konu, alanında uzmanlarca masaya yatırılıyor olacak. Doç. Dr. Tolga Yazıcı, Prof. Dr. Sermin Örnektekin, Prof. Dr. Mehmet Vedat Atay ve Dr. Öğr. Üyesi Suat Dönmez’in Düzenleme Komitesi’nde yer aldığı kongrenin koordinatörleri ise Öğr. Gör. Bahadır Elal ve Öğr. Gör. Nesrin Özdil olacak.

Yön Koleji Okul Müdürü Sacide Hürriyet Şimşek, şiddete maruz kalan kadınların çocuklarının önce şiddetin tanığı, sonra bu şiddetin mağduru, ardından da uygulayanı olabileceğini söylüyor. Şimşek “Bunun en önemli nedeni, çocuklarda şiddetin neden olduğu duygusal travmaların, fiziksel yaralar kadar çabuk iyileşmiyor olmasıdır” diye konuşuyor

Şiddet, yaşamın her alanında karşılaşılabilen, ülkemizde hatta dünyada giderek artan önemli bir toplumsal sorun. Buna rağmen bu konuya dair farkındalık ise bir o kadar düşük. Ülkemizde birçok kadın ve çocuk, ebeveynleri veya yakın çevreleri tarafından şiddete maruz kalıyor. Kadının yaşı, sosyo-ekonomik düzeyi, eğitim durumu, medeni hali ise şiddet mağduru olmasını veya olmamasını doğrudan etkiliyor. Yön Koleji Okul Müdürü Sacide Hürriyet Şimşek, her ne kadar şiddetin uygulanmaması için önlemler alınmaya çalışılıyor olsa da şiddeti ve şiddetin etkilerini tamamen yok etmenin mümkün olmadığını söylüyor.

Duygusal travma çabuk iyileşmez
Şimşek, her şeyden önce ‘şiddet’in doğru tanımlanması gerektiğine dikkat çekiyor: “Özel ya da kamusal alanda meydana gelebilen, kişinin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesi veya acı çekmesine aynı zamanda kişiye bu nedenlerle yapılan baskı ya da özgürlüğünün keyfi şekilde engellenmesine de neden olan fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü ve ekonomik her türlü tutum ile davranış olarak tanımlanabilir.” Şimşek, kadına yönelik şiddeti ise “Kadınlara kadın oldukları için uygulanan, cinsiyete dayalı bir ayrımcılıkla kadının insani haklarının ihlaline yol açan her türlü tutum ve davranıştır” diyor. “Şiddet mağduru kadının çocuğu; bazen annesini korumaya çalışırken babası, bazen de babaya kızan annenin öfkesini çıkarma ihtiyacına bağlı annesi tarafından şiddete maruz kalmaktadır” diyen Şimşek, şöyle devam ediyor: “Şiddete maruz kalan kadınların çocukları, büyük oranda önce şiddetin tanığı, sonra bu şiddetin mağduru ve sonrasında uygulayanı olmaktadır. Bunun en önemli nedeni, çocuklarda şiddetin neden olduğu duygusal travmaların, fiziksel yaralar kadar çabuk iyileşmiyor olmasıdır.” Çocukların her türlü olumlu ve olumsuz davranışı öncelikle ebeveyninden, sonra yakın çevresinden gözlemleyerek öğrendiğini belirten Şimşek, “Aynı şekilde çocuk öğrendiği olumlu ya da olumsuz her türlü davranışı da etrafındakilere uygulayarak öğrendiğini pekiştirir ve çevresindekilere gösterir. Böylece çocuğun davranış döngüsü de başlamış olur. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki bugünün şiddet uygulayanları, dünün şiddet tanık ya da mağdurlarıdır” diye konuşuyor.

Çocuklar her şeyin tanığıdır
Çocukların yaşanan her olayı gördüğünü, duyduğunu, fark ettiğini ve asla unutmadıklarını söyleyen Şimşek, evde şiddete maruz kalan annelerin çocuklarının da şiddet mağduru olduğunu ifade ediyor. “Bu da çocuğun hem şiddet tanığı hem de mağduru olduğunu bir kez daha göstermektedir. Fakat şiddet her zaman fiziksel olmayabilir. Zaman zaman göz ardı edilse de duygusal, psikolojik ve cinsel şiddet şeklinde karşımıza çıkmaktadır” diyen Şimşek, ev içinde şiddete maruz kalan, tanık olan çocukların ortak özellik ve davranışlarını şöyle sıralıyor: “Çevresine karşı güven duygusunda azalma ya da yok olma. Tanık olduğu şiddetten dolayı kendini suçlama. Kendinden daha güçsüz olduğunu düşündüğü kişilere bağırma ya da şiddet uygulama. Korku ve kaygı düzeylerinde yükselme. Eve gitmek istememe, evden kaçma. Madde kullanımı, bağımlılığı. İntihar eğilimi ve intihar etme. Fiziksel yakınlık kurduğu güvendiği başka yetişkinlere aşırı bağlanma ile reddetme. Uykuda düzensizlik, uyuyamama, sık sık kâbus görme. Davranışsal ve özellikle sosyo-duygusal gelişimde gerilik. Düşük benlik saygısı. İletişim ve ilişki sorunları yaşamaları…”

Erken müdahale şart
Fiziksel, duygusal, psikolojik ya da cinsel açıdan şiddete tanık olan çocuğun, fırsatını bulduğu her durumda kendinden daha zayıf olduğunu düşündüğü kişilere şiddet uyguladığını belirten Şimşek, “Şiddet mağduru olan kişilerin şiddet uygulama oranları şiddete maruz kalmayan kişilerin oranına göre oldukça yüksektir” değerlendirmesinde bulunuyor. Şiddet mağduru veya tanığı olmuş, duygusal hasar almış çocukların, benlik saygısını yeniden yapılandırabilmek, olası anksiyete ve depresyon semptomlarını ortadan kaldırabilmek adına ilgili uzman ve alanında yetkin psikologlardan destek alınması gerektiğini söyleyen Şimşek, “Çocuklar bu konularda çok az yalan söyler, onları dinlemek ve onlara inanmak çözüme kısa sürede gitmemizin anahtarıdır. Çünkü erken müdahale ile şiddetin çocuğun yaşamında oluşturduğu olumsuz etkileri silebilmek mümkündür” diyor.

Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren Bosch Fabrikasında çalışan 375 kişi, Uludağ Üniversitesi Organ Nakli Merkezi’ne organ bağışında bulundu.

Uludağ Üniversitesi Organ Nakli Merkezi Koordinatörü Sahriye Keskin ile Bosch fabrikası sosyal sorumluluk projeleri sorumlusu Dilek Tilev’in organize ettiği organ bağışı ve farkındalık etkinliğine çalışanlar büyük ilgi gösterdi.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin de katıldığı etkinlikte çalışanlar, sıraya girerek organ bağışı formunu doldurdu.

Uludağ Üniversitesi Organ Nakli Merkezi Koordinatörü Sahriye Keskin, Türkiye de organ nakli konusunda birinciliği elinden bırakmayan Bursa Bölgesinde, vatandaşların organ bağışı konusunda duyarlı olmasından çok mutlu olduklarını, Bosch fabrikasında çalışan 375 çalışana da sorumluluk örneği davranışları dolayısıyla teşekkür etti.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Uludağ Üniversitesi’nde yapımı tamamlanan Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin resmi açılışını gerçekleştirdi.

Uludağ Ekonomi Zirvesi’ne katılmak için Bursa’ya gelen Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, daha sonra Uludağ Üniversitesi’ni ziyaret etti. Rektör Prof. Dr. Yusuf Ulcay ve üniversite yönetimi tarafından karşılanan Mehmet Şimşek, öğrencilerin ve akademisyenlerin katıldığı ‘Küresel Görünüm ve Türkiye Ekonomisi’ konferansında konuşma gerçekleştirdi.

Konferansın ardından yapımı tamamlanan Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin resmi açılışını da gerçekleştiren Mehmet Şimşek; “Bursa’da muazzam bir yenilikçi hareket var. Bugün de üniversitede hocalarımızla, akademisyenlerle ve öğrencilerimizle bir araya geldik. Sabah da biliyorsunuz ki Uludağ Ekonomi Zirvesi’ndeydik. Dışarıdan çok fazla katılım var. Türkiye’nin en önemli zirvelerinden birisi konumuna geldi. Aslında bu Bursa’ya olan rağbeti gösteriyor. Ben inanıyorum ki bunun sayesinde Bursa’ya küresel doğrudan yatırımlar da zaman içerisinde artacak. Zaten burada muazzam bir girişimcilik ruhu var. Bir tecrübe ve birikim var. Şimdi üniversitemiz biraz daha sanayi ile birlikte çalışıp bu yenilikçilik ekosistemini güçlendirecek” diye konuştu. Bir gazetecinin; “Bursa’ya bir yatırım planı var mı?” sorusuna Şimşek; “Yatırımları özel sektör yapar, devlet sadece ön açar” diye cevap verdi.

Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yusuf Ulcay ise 3. Nesil Üniversite sloganıyla yatırımlara aralıksız devam ettiklerini söyledi. Göreve gelir gelmez başlattıkları projelerin birer birer açılışlarını yaptıklarını vurgulayan Prof. Dr. Yusuf Ulcay; “Sağlık Bilimleri Fakültemizi de daha modern ve günün eğitim ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde yeniden inşa ettik. Son derece donanımlı bir fakülte yaptık. Öğrencilerimiz gerek bilimsel gerekse de akademik anlamda en iyi eğitimi burada alabilecek” şeklinde konuştu.

Konuşmaların ardından fakülteyi inceleyen Başbakan Yardımcısı Şimşek, üniversiteye yaptıkları katkılardan dolayı işadamları ve girişimcilere teşekkür plaketi takdim etti.

0 3168

Yapılan bilimsel bir araştırmaya göre her 13 dakikada bir, yani günde ortalama 78 defa telefonumuzun ekranına bakıyoruz. Avrupa ülkeleri arasında yapılan araştırmanın sonucuna göre akıllı telefon bağımlılığında birinci sırada Türkiye var. Uzmanlar dijital bağımlılığın sonuçları konusunda uyarıyor, “bebeğinizin zihinsel gelişimi olumsuz etkileniyor”, sohbet programlarındaki şüphecilik psikolojik hastalıklara neden oluyor” diyorlar.

SOSYAL MEDYA İLE GERÇEĞİNİZDEN KOPUYORSUNUZ
İstanbul Aydın Üniversitesi VM MedicalPark Hastanesi Klinik Psikoloji Uzmanı Özlem Kelle, rutin hayat akışını sosyal medyada paylaşan bireyler ve onları takip edenler için “özenti” uyarısı yapıyor. Kelle’ye göre takip ettiğiniz kişilerin yaşam biçimi, sizde “yoksunluk” durumunu ve beraberinde “özenti”yi getiriyor ve farkında olmadan kendi gerçekliğinizden kopuyorsunuz.

Kelle, “Eziklik duyusu, bende yok duygusu hâkim oluyor. Sosyal medya paylaşımlarında kötü anı yoktur, hep iyi yerlerde geziliyordur ya da iyi şeyler yeniyordur. Özenme durumu söz konusu. ‘O yapıyor ama ben yapamıyorum’, ‘Benim neden yok’, ‘Ben başarısız mıyım’ görüşleri kişiyi komplekslere sürükleyebilir” dedi.

“SOHBET PROGRAMLARI PSİKOLOJİK HASTALIKLARI TETİKLİYOR”
İnternet ve akıllı telefonun yaygınlaşmasıyla hayatımıza giren bir diğer teknoloji ürünüyse sosyal sohbet hesapları. Artık insanlarla yüz yüze görüşmektense sosyal medya üzerinden konuşan çağın insanında “sabır” ve “ön yargı” kavramları içerik değiştirdi. Yazılan bir mesaja anında yanıt bekleyen, yanıt almadığında dakika sayan hatta karşısındakine hesap soran bir “iletişim” modeli gelişti, işte uzmanlar bu noktaya da dikkat çekiyor.

Kelle, “İlişkileri zedeleyecek noktada bir kullanım söz konusu. Aşırı şüpheci dediğimiz psikopatoloji diye tanımlanan noktaya doğru ilerleyebiliyor. Beliren düşünce şu oluyor, “bana cevap vermiyor demek ki bana önem vermiyor” , altta yatan o olumsuz düşünceleri tetiklediği için olumsuz tablolar oluşuyor gençlerde, arkadaşlıklar, ilişkiler bitme noktasına gelebiliyor” ifadelerini kullandı.

“AKILLI TELEFON ZİHİNSEL GELİŞİMİ OLUMSUZ ETKİLİYOR”
Kelle, ebeveynlerin kullandığı teknolojik cihazlardan, çocukların bebeklik çağından itibaren olumsuz etkilendiğini söyledi, “Ne kadar geç tanıştırılırsa çocuklar, telefonla o kadar avantajlı. Bebeklik dönemi de göz önünde bulundurulmalı, çocuğun zihinsel gelişimi söz konusu. Bebeğin insani iletişime, sohbete, muhabbete ihtiyaç duyduğu bir dönem. Bu kritik dönemde teknolojiye maruz kalması ne yazık ki zihinsel gelişimine negatif etki ediyor, dil gelişimi sekteye uğrayabiliyor” dedi.

Kelle, çocuğunun telefon ile ilişkisini sınırlayan ebeveynin kendini sınırlaması gerektiğine vurgu yaptı, “Pek çok ailede ‘Ödev yapmıyor, sürekli şikâyet ediyor, telefonuyla geçirdiği zamanı kısıtlayamıyoruz’ gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Çocuğa sınırlama konuyorsa nedeni anlatılmalı ve aynı zamanda çocuğunu sınırlayan veli de telefonla ya da teknolojik cihazlarla arasına sınır koymalı. Çocuğa getirilen sınırlamaya tüm aile bireylerin uymasını bekliyoruz, aksi tutarlı bir durum olmuyor” ifadelerini kullandı.

13 YAŞIN ALTINDAKİ ÇOCUĞA TELEFON ALMAYIN!
“Yapılan araştırmalar çocuğun 12-13 yaşından önce telefon sahibi olmaması gerektiğini gösteriyor. Ama burada çocuğun içinde bulunduğu sosyal çevrenin de önemi var, yoksunluk duygusu çocuk-ebeveyn arasında gerilime, kopukluğa da neden olabilir” diyen kelle, ebeveynlerin, çocuklarına telefon kullanımı konusunda da rehberlik etmesi gerektiğini söyledi.

Klinik Psikoloji Uzmanı Özlem Kelle, çocuğun telefonla ilişkisini sınırlandırmak isteyen ebeveynlere “Çocukla güç mücadelesine girmeden, mantıklı sebepleri açıklayarak sınırlandırın” uyarısını yaptı.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Çocuk Kardiyoloji ve Genetik Anabilim Dalı işbirliğiyle yeni bir poliklinik hizmete açıldı. ‘Kalıtsal Ritim Bozuklukları Polikliniği’ adıyla hizmete açılan poliklinikte, ritim problemi olan çocuklar ile doğuştan ritim bozukluğu şüphesi olan hastalara bakılacak.

Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Özlem Mehtap Bostan ve Doç. Dr. Fahrettin Uysal ile Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şehime Gülsün Temel, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak Türkiye’de çocuklarda kalıtsal ritim bozuklukları ile ilgilenen nadir merkezlerden biri olmayı hedeflediklerini, bu nedenle iki farklı disiplinle bir araya gelerek böyle bir polikliniği hizmete açtıklarını söyledi.

Doç. Dr. Fahrettin Uysal, kalbin elektriksel iletisinin bozulduğu ve ani ölümle sonuçlanabilen kalıtsal ritim bozukluğu olan hastalarda, bu hastalığa neden olan genlerin ve mutasyonların tespit edilmesinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, erken dönemde yapılacak tanıyla hastalığın tedavisinin mümkün olduğunu söyledi.

İLK BELİRTİ BAYILMA
Doğuştan ritim bozukluğu olan çocuklarda ilk belirtinin genelde bayılma olduğunu belirten Doç. Dr. Uysal, bayılması olan her çocuğun mutlaka ritim bozuklukları açısından araştırılması gerektiğini kaydetti.

‘Kalıtsal Ritim Bozuklukları Polikliniği’nde doğuştan ritim bozukluğu şüphesi olan hastalarda genetik tanı için çok ayrıntılı bir inceleme yapılacağını, aynı zamanda ailede genç yaşta ani ölüm öyküsü olan bireylerde de ani ölümle ilişkili genlere bakılacağını ve böylece erken tedavinin mümkün olabileceğini söyledi.

GEBELİKTE TESBİT EDİLECEK
Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fahrettin Uysal, erken teşhisin önemli olduğu ritim bozukluklarında gebelik sırasında prenatal tanı ya da doğumdan önce PGT (Preimplantasyon genetik tanı) yapılması da mümkün olacağını, ritim bozukluklarına yol açabilecek neredeyse tüm genlere bakılacağını bildirdi.

Doç. Dr. Uysal ve Doç. Dr. Temel, yeni açılan poliklinikte ayrıca, kalıtsal ritim bozukluğu bulunan çocuklara ve ailelerine genetik danışmanlık hizmeti de vereceklerini de sözlerine ekledi.

Sosyal Medya

0BeğeniBeğen
0TakipçiTakip Et