Anasayfa SAĞLIK

Yeni bir eğitim-öğretim dönemi başlarken, Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Feyza Darendeliler, çocuk ve gençlerde büyüme geriliğine dair önemli bilgiler verdi. Çocuğun boyunun normal olup olmadığı, sağlıklı çocukların boy değerlerinden hazırlanmış persantil eğrileri kullanılarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr Feyza Darendeliler, okula dönüş döneminin yaklaşmasıyla büyüme geriliğini işaret eden belirtilere dikkat çekti ve sağlıklı büyümenin en önemli şartlarından birinin sağlıklı beslenme olduğunu vurguladı.

Büyüme, doğum öncesi dönemden başlayarak doğumdan sonra 18 yaşlarına kadar farklı hızlarda ancak sürekli devam eden süreci kapsıyor. Çocukların boyunu ve büyümesini belirleyen en önemli etken anne ve babadan geçen genler. Buna ek olarak büyüme hormonu, tiroid hormonu gibi hormonlar da boy uzaması üzerinde etkiye sahip. Sağlıklı büyümenin en önemli şartlarından biri ise sağlıklı beslenme. Ayrıca çocuğun büyüyebilmesi için psikososyal ortamının olumlu olması ve esas büyümeyi sağlayan uzun kemiklerin uyaranlara yanıt verebilmesi gerekiyor.

Sağlıklı da olsa tüm çocukların belirli aralarla izlenimi şart
Büyüme geriliği, çocukların olması gereken boya göre daha kısa olması olarak tanımlanıyor. Çocuğun boyunun normal olup olmadığının, sağlıklı çocukların boy değerlerinden hazırlanmış persantil eğrileri kullanılarak değerlendirildiğini belirten İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı Başkanı, Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Feyza Darendeliler, ölçü sistemini özetledi: “Sağlıklı bir çocuğun boyu eğri üzerinde 3. ve 97. persantil çizgileri arasında yer alır ve 2 yaşından sonra çocukluk dönemi boyunca aynı eğri üzerinde devam eder. Çocuğun boyunun persantil eğrilerinde 3. persantil altında olması, normal persantil eğrileri içinde olsa bile zaman içinde eğri içinde düşme göstermesi ya da anne-babasına göre çocuğun boyunun kısa olması patolojiktir ve tetkik gerektirir. Boy kısalığını veya büyümede duraklamayı yakalayabilmek için tüm çocukların sağlıklı da olsalar belirli aralarla izlemi şarttır.”

Büyümede duraklama, başka bir hastalığın habercisi olabilir
Büyüme döneminin karmaşık ve birbiriyle ilintili birçok olayın bir sonucunda gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Feyza Darendeliler, yaşanan herhangi bir hastalığın büyüme sürecini olumsuz etkileyebileceğinden ve büyümede duraklamanın altta yatan başka bir hastalığın ilk belirtisi olabileceğinden bahsetti: “Büyüme hormonu büyümeyi sağlayan en önemli hormonlardan biridir. Bu hormonun eksikliği yaşayan çocukların boyları kısa ancak kiloları normaldir; yağ dokuları ise fazladır. Büyüme hormonu eksikliği, doğumsal olabileceği gibi sonradan oluşan nedenlerle de olabilir. Ancak olguların yaklaşık yarısında altta yatan neden bilinmemektedir. Bu nedenle gerekli tetkiklerin tümü yapılmalı ve eşlik eden bir hastalık olmadığından emin olunmalıdır.”

Büyüme hormonu yetersizliği, 4.500 çocuktan birinde görülüyor
Büyüme hormonu eksikliğine bağlı boy kısalığının farklı çalışmalara göre 4.500 ila 10.000 çocukta bir görüldüğünü belirten Prof. Dr. Feyza Darendeliler, boy kısalığı nedenlerini şöyle özetledi: “Boy kısalıkları normal boy kısalığı (yüzde 80-85) ve patolojik boy kısalıkları (yüzde 15-20) olarak ikiye ayrılır. Normal boy kısalıklarına ailevi boy kısalıkları ve yapısal boy kısalıkları dahildir. Ailevi boy kısalığı, anne ve/veya babası kısa olan çocukların boy kısalığına denir. Yapısal boy kısalığı ise çocukluk dönemlerinde kısa olan, ergenlik başlaması biraz geciken, ancak daha sonra ergenlik başladıktan sonra uzayan ve hedef boylarına ulaşan çocukları kapsar. Patolojik boy kısalığı ise vücut oranı bozuk olanlar ve vücut oranı normal olanlar olmak üzere iki alt başlıkta toplanır. Vücut oranı bozuk olanlardaki boy kısalığı iskelet sistemi hastalıklarından kaynaklanır. Diğer yandan, vücut oranı normal çocuklardaki kısa boylulukta ise Turner sendromu, beslenme bozukluğu ve kronik malnutrisyon, uzun süreli hastalıklar (kalp, böbrek, kan vb.), hormonal bozuklar (büyüme hormonu eksikliği, hipotiroidi )ve psikososyal boy kısalığı gibi nedenler etkili olmaktadır. Ayrıca, zamanında ancak düşük doğum ağırlıklı olarak doğan çocukların %10-15′i de büyümede yakalama yapamamakta ve kısa boylu olmaktadır.” Turner sendromu kız çocuklarda 2500 çocukta bir görülmekte olup çocukluk döneminde tek bulgusu boy kısalığı olabilir. Bunun dışında normalden farklı bazı bulgular olabilir. Ergenliğin başlamaması diğer önemli bir bulgudur.

Büyümenin izlenmesi, büyüme süreci tamamlanıncaya kadar devam eder
Büyümenin izlenmesi aile hekimleri ve çocuk doktorları tarafından takip ediliyor. Genellikle ilk 1 yaşta 1-2 ayda bir; 1-2 yaşta 3 ayda bir; 2-6 yaş arası 6-12 ayda bir, 5 yaşından sonra ise yılda bir izlem gerekir. Kız çocuklarda ilk adet olduktan sonra ortalama 6 cm büyüme olur. Erkek çocuklarda ise ergenlik başladıktan 1-2 yıl sonra büyümede hızlanma olur, 16 yaşlarında ise yavaşlar. İzlem, çocuğun büyümesi tamamlanıncaya kadar devam eder. Ergenlik döneminde izlem sadece boy için değil, aynı zamanda ergenlik döneminin çeşitli gereksinimleri göz önüne alınarak yapılır.

Anne-babanın kısa olmasının sebebi de altta yatan bir hastalık olabilir
Toplumda en sık görülen boy kısalığının normal kısa boyluluk olduğunu ekleyen Prof. Dr. Feyza Darendeliler, bu çocukların boylarının kısa ancak büyüme hızlarının normal olduğunu belirtti. “Normal boy kısalığına sahip çocukların bir kısmının anne ve babası da kısa boyludur. Ancak kısa anne-babada olan bir hastalık anne-babayı da kısa bırakmış olabilir. Dolayısıyla bu hastalık çocuğuna da geçmiş olabilir. Bu nedenle anne ve baba kısa ise bu duruma dikkat etmek gerekir. Patolojik boy kısalıklarında ise boy kısa ve büyüme hızı düşüktür. Büyüme geriliği de altta yatan bir hastalığın belirtisi olabileceğinden mutlaka doktorun muayenesi ve fizik muayene bulgularına göre uygun tetkiklerin istenmesi ve değerlendirilmesi gerekir.”

Erken tanı ve tedavi ile zeka geriliği önlenir
Büyüme geriliğinin tedavisi, geriliğin sebebine göre değişiklik gösteriyor. Büyüme hormonu eksikliğinde erken yaşlarda büyüme hormonu tedavisine başlanmasıyla başarılı bir tedavi elde edilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Feyza Darendeliler, erken tanının önemini vurguladı: “Boy kısalığına neden olan hastalığın erken tanısı, erken tedavi açısından önemlidir. Tedavi ne kadar erken başlarsa sonuç o kadar başarılı olur. Tedavi olanağı yoksa bile altta yatan hastalık açısından aileyi bilgilendirme çok önemlidir. Hipotiroidide yenidoğan döneminde tanı konması ve ilk 1-2 hafta içinde tiroid hormonu ile tedaviye başlanması gerekir. Erken tanı ve tedavi ile boy kısalığının yanı sıra daha da önemlisi zeka geriliği önlenmiş olur. Turner sendromunda ise erken büyüme hormonu tedavisi ile normal nihai boya erişilmesi mümkündür. Doğum tartısı düşük doğan ve kısa boylu olan çocuklarda büyüme hormonu tedavisi ile nihai boyu uzatma konusunda başarılı çalışmalar vardır. İskelet sistemi hastalıklarının bazısında cerrahi olarak boy uzatma operasyonu ile boy uzamasını sağlamak mümkündür.”

Büyüme geriliğine ait ipuçları:
*Çocuğun yaşıtlarına göre daha kısa olması
*Çocuğun anne ve baba boyuna uymayacak düzeyde kısa olması
*Çocuğun pantolon /etek boyunun üst üste 2 yıl aynı kalması
*Kollarda, bacaklarda kısalık
*Gebelik haftasına göre zamanında ama düşük doğum ağırlıklı doğmuş olma- bu çocukların yüzde 10-15′i ilerde kısa kalır
*Çocuğun büyüme eğrisinde aşağı düşmesi
*Yüzde veya vücutta farklı (dismorfik) bulgular
*Kilo alımına rağmen boyun uzamaması

Çocuklar duygu ve düşüncelerini sözlerden çok çizim ya da resimlerle ifade ediyorlar. Anne babalarsa zaman zaman çocuklarının çizimlerine bakarak ‘bunu çizmesi normal mi, neden sürekli bu rengi tercih ediyor, neden kâğıdın hep tek bir köşesini kullanıyor’ gibi düşüncelere kapılıyor. Çocukların gelişimlerinin izlenmesi açısından çizim ve resimler nasıl bir anlam taşıyor? Yaşadıkları sorunlar resimlerinde gözlenebilir mi? Daha da önemlisi taciz ya da istismara uğrayan çocuklar resimlerinden anlaşılabilir mi?

“Boynun çizilmemesi öfke sorununa işaret”
Mutlu ve iletişime açık bir çocuğun çizimlerinde kuş, çiçek, kalp gibi figürler ve kolları serbest ya da iki yana açık insan tasvirlerine rastlanacağını belirten Altınbaş Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü Öğr. Gör., uzman klinik psikolog Buket Koçyiğit Ocak, koyu rengin aşırı kullanımı, gelişim dönemine uygun olmayan karalamalar, normal dışı insan uzuvlarının çocuklar için birtakım problemlere işaret edebildiğini belirtti. İnsan çizimlerinde boynun çizilmemesinin öfke kontrol problemlerini gösterebildiğini, kulakların çizilmemesinin de çevre ile iletişimde sorun olabileceğini düşündürdüğünü anlatan Ocak, aile içi çatışmanın yoğun olduğu evlerde büyüyen çocukların da aile resmi çizmeye karşı tamamen isteksiz olduğunun görülebildiğini aktardı .

“Sayfa altına çizim özgüven eksikliğini düşündürür”
Çocuklardaki olumsuz duygularla bağlantılı olabilecek bir diğer konunun da çizimlerin sayfadaki konumu olduğuna dikkat çeken Buket Koçyiğit Ocak, “Çizimlerin çoğunu kağıdın sol tarafına yerleştirmek bağımlı, ben-merkezci bir kişilik özelliğinin emaresi olabilirken, sağ tarafta toplanan çizimler çevre-merkezli bir kişilik yapısıyla bağlantılı bulunmuştur. Benzer şekilde sayfanın üstünde toplanan çizimler, çocuktaki potansiyel birtakım davranış problemlerini düşündürürken, sayfanın altına toplanan çizimler, özgüven eksikliğine ve depresif bir kişilik yapılanmasına işaret edebilmektedir” açıklamasında bulundu.

“Mor depresif kişilik göstergesi”
Renklerin anlamı ve kullanımının çocuktan çocuğa değişiklik gösterse de literatürde bazı genellemeler bulunduğunu söyleyen Ocak, “Örneğin çocukların geneli sıklıkla; mavi, sarı, kırmızı gibi renkleri kullanmayı tercih ederken; siyah, gri, kahverengi gibi renkleri itici bulurlar. Sarı, mavi ve yeşil, enerji, özgüven, olgunluk gibi kişilik özellikleri ile ilişkiliyken; siyah, mor, turuncu daha depresif, endişeli ya da sıkıntı verici durumlarla ilişkili bulunmuştur” bilgilerini paylaştı.

Siyah ve kırmızı istismar şüphesi
Buket Koçyiğit Ocak, kesin olmamakla beraber elde edilen bilgilerin istismar gören çocukların çizimlerinde, kendini diğer insan figürlerinden ayırmak için sınırlar ve bölmelere ya da kendisiyle diğerlerinin arasında duvar, tv gibi birtakım objelere yer verdiklerini söyledi. Ocak, “Benzer şekilde çocuğun, vücut hatlarını keskin ve bastırarak boyadığı aile üyelerinin de çoğunlukla sorunları fiziksel şiddet uygulayarak çözme eğiliminde olduğu bilinmektedir. Şiddet ve istismara uğramış çocukların resimlerinde sıklıkla kırmızı ve siyah renkler göze çarpar” dedi.

Resim analizinin başlı başına bir değerlendirme aracı olmadığını, çocuk ve aileyle klinik görüşmelerin yapılması gerektiğini ifade eden Altınbaş Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü Öğr. Gör. Buket Koçyiğit Ocak, “Anne-babalar öncelikle çocuklarının gelişim düzeyine uygun bir ilerleme gösterip göstermediği ve ruh sağlıkları konularında sıkı birer gözlemci olmalılar. Bu kriterlerin her zaman bir sorun göstergesi olmayabileceği unutulmamalı. Davranışlarıyla beraber resimlerinde de problem emaresi olabilecek ögeleri barındıran çocuklar için aileler uzmanlardan yardım almayı tercih etmeliler” diye konuştu.

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Tıp Fakültesi tarafından bu yıl ilk defa 6 üniversiteden 18 takımın katıldığı Uludağ Medikal Simülasyon Savaşları 2019’nin (USİM-WARS) kazananı BUÜ Tıp Fakültesi öğrencileri oldu. Tüm elemeleri başarı ile geçen öğrenciler, Eylül ayında Yunanistan’da düzenlenecek Avrupa Sanal Hasta Yarışması’nda Türkiye’yi temsil edecek.

BUÜ Tıp Fakültesi Tıp Eğitimi Anabilim Dalı’nın ülke genelinde ilk kez organize ettiği Uludağ Medikal Simülasyon Savaşları 2019 (USİM-WARS) yarışması büyük bir mücadeleye sahne oldu. TÜBİTAK 4004 Doğa Eğitimi ve Bilim Okulları Destekleme Programı kapsamında 6 farklı üniversiteden 18 takımın yarıştığı organizasyonda finale Acıbadem Üniversitesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi ve Bursa Uludağ Üniversitesi tıp fakültesi öğrencileri kaldı. Son ana kadar heyecanın yaşandığı etkinlikte BUÜ Tıp Fakültesi öğrencileri ipi göğüslemeyi başardı.

BUÜ Tıp Fakültesi USİM Merkezi’nde düzenlenen tören ile öğrencilere ödülleri takdim edildi. Törene Rektör Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ekrem Kaya, Proje Genel Koordinatörü Prof. Dr. Züleyha Alper, akademisyenler ve öğrenciler katıldı.

SİMÜLASYON MERKEZİ BÜYÜK BİR AVANTAJ
Törende konuşan BUÜ Rektörü Prof. Dr. A. Saim Kılavuz, finale kalan 3 ekibi de tebrik etti. Bünyesinde Simülasyon Merkezi içeren üniversitelerin yarışmada ciddi bir avantaj elde ettiklerini vurgulayan Rektör Kılavuz; “Üniversitemizde böyle bir merkezin bulunması, bizim öğrencilerimiz açısından da başarıyı arttıran önemli unsurlardan birisi olmuştur. Ben bu merkezi bizlere kazandıran ve süreç içerisinde görev yapan tüm yöneticilerimize ve akademisyenlerimize teşekkür ediyorum. Birinci olan öğrencilerimize Atina’da katılacakları yarışmada da başarılar diliyorum. Hepsinin yolu açık olsun” diye konuştu.

Proje Genel Koordinatörü Prof. Dr. Züleyha Alper, Mart ve Nisan aylarında ilk aşamalarını gerçekleştirdikleri yarışmada mücadele eden tüm takımları ve öğrencileri tebrik etti. Final kısmında ise başa baş bir mücadele yaşandığının altını çizen Prof. Dr. Züleyha Alper, birinci olan öğrencileri tebrik ederek, projeye emek veren herkese teşekkürlerini iletti.

TOPÇULAR EYLÜL AYINDA ATİNA’DA YARIŞACAK
Türkiye’de ilk defa Bursa Uludağ Üniversitesi bünyesinde düzenlenen USİM-WARS yarışmasında BUÜ Tıp Fakültesi öğrencileri Mert Topcu, İlker Gökay Güney ve Oğuz Özorhan’ın oluşturduğu ‘Topçular’ takımı şampiyon oldu. Birincilik elde eden öğrenciler, 2-3 Eylül’de Yunanistan’ın Atina şehrinde düzenlenecek olan Avrupa Sanal Hasta Yarışması’nda (European Virtual Patient Challenge) Türkiye’yi temsil edecekler.

Millî Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü ve Pınar Enstitüsü iş birliği ile hayata geçirilen “Eğlenerek Hareket Edelim Sağlıklı Beslenelim Projesi” sağlıklı bir toplum için çocukların okul öncesi dönemde doğru beslenme ve fiziksel aktivite alışkanlığı kazanması amacıyla gerçekleştiriliyor. Aydın, Denizli, Manisa, Muğla ve Uşak’ta düzenlenen eğitici eğitimi ile bugüne kadar yaklaşık 6.000’e yakın çocuğa ulaşan proje, 2019 – 2020 eğitim öğretim yılında Ankara’da yaygınlaşmaya devam edecek. Pınar Enstitüsü’nün gıda, sağlık ve beslenme konularında toplumu bilinçlendirme ve eğitim faaliyetlerinde bulunma misyonu doğrultusunda; beslenme bilincinin küçük yaşta oluşturulması ve sağlıklı bireyler yetiştirilmesi hedefiyle hayata geçirdiği proje, çocuklarla beraber öğretmen ve ailelerin de bilinçlenmesini hedefliyor.

Ankara’da düzenlenen panelde konuşan Millî Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü Araştırma-Geliştirme ve Projeler Daire Başkanı Dr. Gülderen Özdemir; proje içeriğinden ve uygulamalarından memnuniyet duyduklarını dile getirdi. Özdemir; beden ve ruh sağlığının öneminin tartışmasız öncelik olduğu ve bu önceliğin küçük yaşlarda kazandırılması hedefiyle hayata geçirilen proje hakkında “Bakanlığımızın Hedef 2023 vizyonu doğrultusunda çocuklarımızın ve gençlerimizin fiziksel, psiko-sosyal ve zihinsel gelişimlerine katkı sağlamak, sağlıklı beslenme, trafik ve çevre duyarlılığı arttırmak, enerji tasarrufu, doğal varlıkları koruma gibi konularda erken yaşta farkındalıklarını geliştirmek; teknolojiyi etkin kullanmalarını, yapılandırılmış eğitim ortamlarında inovatif faaliyetler yapabilmelerini sağlamak gibi pek çok alanda proje ve çalışmalar yürütmekteyiz. Ülkemizin kalkınması, gelişmesi, refahı ve mutluluğu çocuklarımızın iyi ve doğru bir şekilde yetiştirilmesine bağlıdır. Çocuklarımıza yaptığımız tüm yatırım, kazandırılan her alışkanlık geleceğe yapılmış bir yatırımdır. Bu amaçla; eğitim gibi dinamik ve sürekli yenilenmeyi gerektiren bir alanda kalitenin artırılması toplumun tüm kesimlerinden iş birliklerinin sağlanması, mevcudu daha da iyileştirecek, geleceğe yapılan yatırımın kalitesini artıracaktır. Bu kapsamda yaptığımız iş birliklerinden biri de Pınar Enstitüsü ile gerçekleştirdiğimiz Eğlenerek Hareket Edelim Sağlıklı Beslenelim projesidir. Tüm bu çalışmalarla öğrencilerin, öğretmenlerin ve tüm okul personelinin ruhsal, bedensel ve sosyal açıdan tam bir iyilik halinde olmalarını hedeflemekteyiz” dedi.

Yaşar Holding Kurumsal ve Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı İsa Coşkun, sağlıklı toplumların sağlıklı çocuklarla mümkün olduğunun altını çizerek kamu, üniversite ve sanayinin ortak paydada buluştuğu, çocuklar adına faydalı bir projeye imza attıklarını dile getirdi. Proje hakkında bilgi veren Coşkun; “Sağlıklı toplumların mimarı olacak çocuklara, öğretmenlere, ailelere ve topluma karşı sorumluluk bilinci ve çağdaş eğitime katkı amacıyla Pınar Enstitüsü tarafından yürütülen bu proje, toplum sağlığı için büyük önem taşıyor. Hazırlanan eğitim materyalleriyle okul öncesi kurumlarda, 12 haftalık süreci kapsayan eğitimler, 36-66 aylık çocuklara yönelik düzenlendi. Hedefimiz bu projeyi gelecek yıllarda Türkiye genelinde yaygınlaştırarak sürdürülebilir kılmak” dedi.

Proje hakkında içerik, süreç ve sonuçların paylaşıldığı Eğlenerek Hareket Edelim Sağlıklı Beslenelim Proje Paneli’nde ayrıca Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Dairesi’nden Sn. Berna Karakaş tarafından “Türkiye’de Çocukluk Çağı Obezitesi” ve Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Hülya Gökmen Özel tarafından “Çocukluk Dönemi Beslenme Bozuklukları” hakkında sunumlar gerçekleştirildi.

Sunumlar sonrasında eğitimlerin uygulamalarının gerçekleştirildiği panel ardından konuşmacılara katkılarından ötürü teşekkür plaketi takdim edildi.

Bursa Kent Konseyi ve İnflamatuar Bağırsak Hastaları ve Aileleri Yardımlaşma Derneği’nin (İHBD) işbirliğiyle ‘Ülseratif Kolit’ ve ‘Crohn’ hastalıklarına yönelik ‘İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları Hasta Okulu’ programı, Bursa’da ikinci kez düzenlendi.

Bursa Kent Konseyi ve İHBD işbirliğiyle Bursa Kent Konseyi Koza Salonu’nda ‘İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları Hasta Okulu’ programı düzenlendi. Hasta ve hasta yakınlarının katıldığı toplantıda uzman doktorlar ‘Ülseratif Kolit’ ve ‘Crohn’ hastalıkları ile ilgili merak edilen soruları cevapladı. İnflamatuar Bağırsak Hastaları ve Aileleri Yardımlaşma Derneği Başkanı Ömür Akkaya, dernek ve çalışmaları hakkında bilgi verdi. Vatandaşları hastalıkla ve gelişen tıpla ilgili bilgilendirme faaliyetlerini sürdürdüklerini aktaran Akkaya, desteklerinden ötürü Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Alinur Aktaş’a ve Bursa Kent Konseyi yetkililerine teşekkür etti.

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Gastroenteroloji Hepatoloji ve Beslenme Doktoru Doç. Dr. Fatih Ünal, hastalığın 7 yaşından küçüklerde yüzde 20, 10 yaşından küçüklerde ise yüzde 13 civarında görüldüğünü söyledi. Crohn hastalığının çocuklarda git gide arttığına da dikkat çeken Ünal, Ülseratif Kolit’in belirtilerinin ise ishal, karın ağrısı, kansızlık, kilo kaybı, eklem ağrıları olduğunu vurguladı. Ünal, anne sütünün de koruyucu özelliği olduğunu hatırlattı.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Macit Gülten, bağırsak hastalıklarının sanayileşmiş toplumlarda daha fazla görüldüğünü, en çok beslenme, çevresel faktörlerin hastalığı tetiklediğini söyledi. Bağırsaklarda yaşayan bakterilerin, insan vücudundaki hücrelerden 10 kat daha fazla olduğunu dile getiren Gülten, bu bakterilerin sağlıklı olduğunu ama zaman içerisinde bunları bozan faktörlerin olduğunu anlattı. Bağırsak florasının bozulmasıyla geçirgenliğin de değiştiğini sözlerine ekleyen Gülten, “Savunma hücreleri, dışarıdan gelen zararlı maddelere karşı daha hassas hale geliyor. Artık gittikçe standart şeylerle beslenen bir toplum olduk. Aşırı hassasiyet, yabancı maddeleri ortadan kaldırabilmek için çeşitli yok edici maddeler salgılıyor. Bu kana karışıyor ve hastalık ortaya çıkıyor. Kansere kadar giden formlarda görülebilir. Özellikle antibiyotiklerin gereksiz kullanımı direnç kazanan bakterileri zamanla hastalık yapan bakterilere dönüşüyor. Gelecekte bu hastalık grubu çok daha fazla artacak” dedi.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Cerrahi Onkolojisi Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Tuncay Yılmazlar, iki hastalığa yapılabilen cerrahi müdahale hakkında bilgi verdi. Yapılabilen müdahaleleri ve ameliyat yöntemlerini anlatan Yılmazlar, hastalıkların avantaj ve dezavantajlarını belirtti.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Aslı Sarandöl, hastalığın psikiyatri kısmında bilgiler verdi. Bir insana hastalık tanısı konulduğunda benzer süreçlerin yaşandığını dile getiren Sarandöl, tanıyı kabul aşamasının 3-6 ay arasında sürdüğünü ifade etti.

Medicana Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uzman Doktor Murat Keskin, Crohn hastalığının ağızdan anüse kadar sindirim sistemi kanalının herhangi bir yerini tutan kronik iltihaplı bir hastalık olduğunu söyledi. Keskin, “Crohn hastalığının 18-35 ve 60-80 yaş arasında sık görülüyor ve giderek artıyor. Ailesinde bu rahatsızlığı olan birinin hastalığa yakalanma riskinin yüzde 30 ile yüzde 100 arasında” diye konuştu.

Ceylan International Hastanesi’nden Diyetisten Hande Güngör, atak döneminde nasıl beslenme yapılması gerektiği konusunda bilgi verdi. Kişiye özgü beslenmenin önemine değinen Güngör, bol proteinli, az posalı, az yağlı, vitamin minarelerinden oluşan diyet tedavisinin uygulanabileceğini anlattı.

Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Tıp Fakültesi İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezi (USİM) tarafından Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen USİM-WARS (Simülasyon Savaşları) yarışmasının Mart ayı elemeleri gerçekleştirildi.

BUÜ Tıp Fakültesi İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezi tarafından düzenlenen ve TÜBİTAK 4004 Doğa Eğitimi ve Bilim Okulları Destekleme Programı’nın desteklediği USİM-WARS Mart ayı elemeleri tamamlandı. Türkiye’nin 6 farklı üniversitesinde tıp eğitimi gören öğrencilerin oluşturduğu takımların katıldığı yarışma 3 gün sürdü. Yarışmada Acıbadem Üniversitesi’nden katılan 300 Acıbademli takımı finale kalma başarısı gösterdi.

USİM Binası’nda açılışı gerçekleştirilen etkinlikte konuşan Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ekrem Kaya, fakülte olarak böylesine güzel bir etkinliğe öncülük edecek olmaktan dolayı mutluluk duyduklarını vurguladı. Projeyi ortaya atan ve uygulanması konusunda emek veren herkese teşekkür eden Dekan Kaya, yarışmada becerilerini ortaya koyan tüm öğrencilere de başarılar diledi. Proje Genel Koordinatörü Prof. Dr. Züleyha Alper ise Türkiye’de ilk defa düzenlenen yarışmanın kendilerini çok heyecanlandırdığının altını çizdi. Proje kapsamında çok sayıda fakülte ile temas kurduklarını ve ilk etapta 6 üniversitenin tıp fakültesinden yarış için takım gönderildiğini açıklayan Prof. Dr. Züleyha Alper; “Yarışmada Acıbadem Üniversitesi (300 Acıbademli), Bahçeşehir Üniversitesi (Veritas), Çanakkale 18 Mart Üniversitesi (Troia), Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (Sevdaluk), Ege Üniversitesi (Periyodik Boyoz) ve Bursa Uludağ Üniversitesi’nden (Tigers) 6 takım yer alıyor. Burada simülasyon üzerine öğrencilerimizin aldığı eğitimleri eğlenceli bir hale getireceğiz ve gelecekte yapacakları meslekleri bir nevi öncesinde onlara yarışma olarak göstereceğiz. Toplam 3 gün sürecek yarışmamızda finale kalan takımları belirleyeceğiz. Ardından Nisan ve Mayıs aylarında birer yarışmamız daha olacak. Nihayetinde de Temmuz ayında büyük finalleri gerçekleştireceğiz ve ilk USİM-WARS’ı tamamlamış olacağız. Ekip olarak hepimiz heyecanlıyız. Önümüzdeki yıllarda projemizin daha da büyüyeceğini ve Türkiye çapında bir yarışma haline geleceğini düşünüyoruz. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak bu yarışmaya öncülük etmekten de gurur duyuyoruz” dedi.

Yarışmanın içeriği hakkında bilgiler veren Proje Koordinatörü Öğretim Görevlisi Doktor M. Okan Aydın ise öğrencilere ilk gün tıbbi bilgi ve beceri, takım çalışmasının önemi ve kriz yönetimini içeren 6 farklı eğitim modülünde simülasyon temel eğitimleri verdiklerini aktardı. İkinci gün öğrencilerin öğretilen 6 alan üzerinde yarıştıklarını kaydeden Proje Koordinatörü Aydın; “Yarışma sonucunda Acıbadem Üniversitesi (300 Acıbademli) , Bursa Uludağ Üniversitesi (Tigers) ve Çanakkale 18 Mart Üniversitesi (Troia) yarı finale katılma hakkını elde etti. Yarışmanın son günündeki yarı final etabında bu 3 takım, sanal gerçeklik teknolojisinin kullanıldığı “Temel Yaşam Desteği” simülasyon modülünde, Temmuz ayındaki finale yükselebilmek için yarıştı. Bu yarışın sonunda Acıbadem Üniversitesi’ni temsilen katılan “300 Acıbademli” adlı takım finale kalma başarısını gösterdi” şeklinde konuştu.

USİM-WARS’ın 19-21 Nisan’da 2., 17-19 Mayıs 2019’da da 3.elemeleri gerçekleştirilecek. Yarışma Temmuz ayında yapılacak büyük finalle sona erecek. Nisan ve Mayıs dönemi yarışmacı başvuruları usimwars.uludag.edu.tr adresinden yapılabilecek.

Ülkemizde 2018 yılında yapılan bir araştırma 15-34 yaş arasında ortalama her 3 kişiden 1’inin hayatında en az bir kez madde kullandığını gösteriyor. Yüksekliği nedeniyle düşündürücü olan bu oran, ergenlik çağındaki gençlerin madde ile temasının giderek daha da kolaylaştığı sonucunu da gözler önüne seriyor. Yalnızca madde değil, internet, oyun, alışveriş gibi davranışsal bağımlılıklarda da riskin arttığını ancak bunların tedavi edilebilir beyin hastalıkları olduğunu söyleyen Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Meral Akbıyık, özellikle madde bağımlılığının tedavisinde aile ile ergen genç arasında sağlıklı ve kesintisiz iletişimin en belirleyici etken olduğuna dikkat çekiyor.

Ergenlik dönemindeki bir gencin risklere karşı kendini koruyabilme becerisinin ilk olarak ailesi tarafından verilebileceğini belirten Psikiyatri Uzmanı Dr. Meral Akbıyık, maddeyi ve bağımlılığı yok saymamanın ve bu konular hakkında konuşabilmenin gencin madde ile temas durumunda ‘hayır’ diyebilmesine önemli katkıda bulunacağını vurguluyor. Gençler; maddeye dair yaşadıkları sorunları ailesiyle konuşabileceğini, sorun büyümeden ailesinden yardım alabileceğine dair bilgileri, açık iletişim sayesinde alabilir. O nedenle açık iletişim çok önemli. Aksi durumda yanlış kişilere yönelmesi ve daha çok zarar görmesi olası hale geliyor.

“İletişimi asla koparmayın”
Ergenlik dönemi, gelişmekte olan bireyin merak duygusunun ve kendisini tanımlama isteğinin yüksek olduğu bir dönem. Son derece üretken ve doyuma yönelik olabilecek bu yüksek ruhsal enerji, risk alma davranışı ve akran grubu etkisiyle birleştiğinde ne yazık ki ‘zarar görmekten kaçınmama’ ile sonuçlanabiliyor.

Aile ile ergen birey arasında sağlıklı bir iletişimin her zaman önemli olduğunu, ancak bir madde bağımlılığı durumunda bunun üstesinden gelinmesi için en kritik etkenin iletişim olduğunu belirten Dr. Meral Akbıyık, erişkinlerce kısıtlanmaya cevap olarak, “yasağı bozma” çabasının ergen birey için ayrı bir motivasyon yaratarak madde ile teması kolaylaştırabildiğine vurgu yapıyor. Ailelerin gencin veya çocuğun mahremiyetine saygı duymaya özen göstermesi gerektiğini belirten Akbıyık, genci zorlamak ya da kendisinden habersiz olarak idrarını tahlile götürmek gibi davranışların olumsuz sonuç verdiğini belirtiyor. “Aileler bunun yerine kaygılarını gençle açıkça paylaşıp onunla iletişim kanallarını açık tutabilmeli, en uygun çözüm için onun hayatına ve özerkliğine saygı duyarken bir yandan da destek olmaya devam etmeli” diyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Akbıyık, iletişim problemi yaşadığını hisseden aile bireylerinin bir psikolog ya da psikiyatristten yardım almasının hem sorunun ilerlemeden çözülmesini hem de tedavi sürecinikolaylaştıracağının altını çiziyor.

Bağımlılığın tedavi edilebilir bir beyin hastalığı olduğuna ve kişiye özel ihtiyaçlar değerlendirilerek planlanan tedavilerin daha başarılı sonuçlar verdiğine dikkat çeken Akbıyık hem bağımlılığa neden olan hem de bağımlılığı sürdüren duygusal faktörlerin mutlaka ele alınarak bireysel psikoterapi sürecine dahil edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Bu belirtiler sizi düşündürmeli
Ergenlik dönemindeki bir gencin madde ile temas etmesinin normal hayatına yansıyan bazı belirtileri beraberinde getirdiğini söyleyen Psikiyatri Uzmanı Dr. Meral Akbıyık, aileleri aşağıdaki durumların gözlenmesi durumunda çocuklarıyla uygun biçimde iletişim kurmaları ve vakit geçirmeden bir uzmanla görüşmeleri yönünde uyarıyor:
*Gencin rutin hayatında olağandışı farklılıklar ortaya çıkması
*Arkadaş çevresi değişimi
*Daha fazla yalnız kalmak istemesi
*Uyku düzeninin bozulması, okul başarısının düşmesi
*Harcadığı paranın artması ya da parasını temel ihtiyaçlarına harcamaması
*Yakınındakiler tarafından gözlemlenebilecek şekilde konuşma biçiminin bozulması
*Ruh halinde dengesizlikler olması ya da “sarhoş gibi” hallerine tanıklık edilmesi
*Odasında ya da diğer kullanım alanlarında kuru ot parçaları, tozlar veya haplar bulunması

Çoğunlukla çocukluk yaşlarında başlayan tırnak yeme soru­nu, çocuklarımızın iç dünyalarında bazı şeylerin iyi gitme­diğini ifade etme yollarından biridir. Eğitmen ve Danışman Ebru Demirhan, çocuklarda tırnak yeme sorununun sebepleri ve çözüm yolları ile ilgili bilgiler verdi.

“Ebeveyn olmak tüm dünyaya, insanlığa olan sorumluluğumuzun kısa adıdır. Bir can dünyaya getirmek, büyütmek ve onun yaşam boyunca yürüdüğü her yolda, temas ettiği her insanda rolümüzün olması anlamına geliyor. Ebeveyn olmanın doğrusu yok fakat yanlışı var. Doğrusu evrensel olan, herkes için geçerli olan bilgileri içeriyor fakat çizgisi ebeveyn – çocuk arasındaki iletişimin içinde farklı renklerde yerini buluyor. Bu nedenle tek doğrudan bahsedemiyoruz. Oysaki yanlışına baktığımız zaman uzun uzun listeler çıkartabiliyoruz.

Ebeveynlik çocuğun her döneminde farklılaşabiliyor. Bebekliğin getirdiği bakım sürecindeki tutum ile okul öncesi ve sürecindeki tutumlar değişiyor. Eğitim sistemimizin kendi kültürümüz ve geleceğimiz baz alınarak net ve sürdürülebilir bir forma girememesi çocuğu eğitim hayatına başlayan ebeveynlerin tutumlarını oldukça değiştirebiliyor. Herkes çocuğu için en iyiyi istiyor. En iyiyi istemek herkes için bir hak olmakla birlikte ona giden yol yorucu bir yarış halindedir. Eğitim geldiğimiz noktada oldukça pahalı ve fazlaca emek isteyen bir sürece dönüştü. Gerek anne, babalar gerekse çocuklar bu süreçte üzülüp yoruluyor.

Okul yaşamının getirdiği zorluklar, ebeveynlerin beklentilerini karşılayamamak, öğretmen otoritesi, akran zorbalığı gibi birçok konu ile karşı karşıya kalan çocuk çeşitli davranış bozuklukları ile kendisini ifade etmeye çalışabilir. Gerek ebeveynler gerekse öğretmenler olarak her davranış bozukluğunun arkasında başa çıkılamamış bir durum olduğunu bilerek dikkat etmeliyiz.

Merkezime gelen ve çocuğu ile ilgili danışan ebeveynlerin çoğu akademik başarının artmasını talep ediyor. Çocukla ilgili sorular sorduğumda tırnak yeme, alt ıslatma, kaygılı iletişimsizlik, öfke, kilo gibi çeşitli davranış bozuklukları olduğunu görüyorum ve ebeveynler ısrarla çocuğun akademik başarısına odaklanmak istiyor. Hepsinin bir bütün olduğunu anlatıyorum. Gerek davranış bozuklukları gerek akademik başarı gerekse duygudurumu ile ilgilenmek gerektiğini anlatıp seansları o şekilde planlıyorum.

Tırnak yemek, alt ıslatmak, çekingenlik ve benzeri davranış bozuklukları çocukların bir şeyleri çözemedikleri, bazı konularla başa çıkamadıklarını anlatmanın bir yoludur. Çok önemli göstergelerdir. Davranış bozukluğunu görmezden gelmek çocuğun iç dünyasındaki sorunu görmezden gelmektir. Dikkatin dışında her sorun büyür ve daha fazlasına sebep olabilir. Çocukların dünyasında minik şeyler bir davranış bozukluğuna sebep olabileceği gibi aynı değerde minik bir dokunuş sorunu ortadan kaldırır.

Konu akademik başarı iken diğer konuların da önemli olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum. Bir yandan da akademik başarıyı kendi bilincimiz ve yapabilirliğimizle değerlendiriyor olabilir miyiz? Çocuğunuzu tanıyor musunuz? Sizin beklentilerinizin dışında o ne istiyor? Onun kendini tanımasına yardımcı oluyor musunuz? Kendi beklenti ve isteklerinizi bir elbise gibi ona giydirip içini doldurup taşımasını mı bekliyorsunuz? Tüm bu soruların cevabı çok önemli…

Sanatsal yönü daha kuvvetli olan bir çocuğu “Sen büyüyünce doktor olacaksın” diye kodladığınızda belki de işini sevmeyen, içinde özlemleri olan, insanlara yeterince hizmet edemeyen bir doktor üretmiş olabilirsiniz. Bu durum gerçekten faydalı mı?

Akademik başarıyı en verimli şekilde sağlamamıza sebep olan durum kendini tanıyan, çocuğunu tanıyan, çocuğunun kendisini tanımasına yol açan ebeveynlerdir. Her birey saygıyı hak eder. Zekası ya da aklını kullanma şekli sizler gibi olmasa da çocuğunuzun sadece varlığı saygıyı hak eder, tıpkı sizin gibi… İyi ki çocuklar anne ve babalarına kopya şekilde benzemiyorlar böylece bizi sürekli kendimizi tekrar etmekten kurtarıyorlar. Tüm çocukların kendileri olabilmelerine, kendi varlıklarına uyumlu şekilde yaşam yolunda ilerlemelerine izin vermek ve tüm ebeveynlerin bunu destekleyip yol gösterici olmaları çözüme giden yolda önemli adımlardır.”

Çocuklar zaman zaman kendi hayal dünyalarında ‘hayali arkadaşlar’ yaratabiliyor. Araştırmalar, 3-5 yaş arası çocukların %65’inin ‘hayali arkadaş’larının olduğunu ortaya koyuyor. Peki bu durum riskli mi, bir hastalık mı? Ebeveyenler ‘hayali arkadaş’a sahip çocuklara nasıl yaklaşmalı?

‘Hayali arkadaş’ın çocuklar için dış dünyayla kurmaya çalıştıkları ilişkinin bir aracı olduğunu söyleyen Altınbaş Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Uzm. Klinik Psikolog Dila Özçelik, hayali arkadaşa sahip olmanın çocukta kendisini daha çok güvende hissetmeye ve duygularını daha rahat dışa vurmaya ihtiyacı olduğunu gösterdiğini belirtti. Kendisini yeterince güvende hissetmeyen, duygularını yansıtamayan çocuğun ‘hayali arkadaş’tan güç aldığını söyleyen Özçelik, konu ile ilgili olarak anne babalara önemli tavsiyelerde bulundu.

Bir hastalık mı?
Araştırmalara göre, ailede tek çocuk olarak büyüyen çocukların kendilerine hayali arkadaş yaratma ihtimali, kardeşle birlikte büyüyen çocuklara göre daha fazla. Çoğu ailenin çocuğun kendi kendine mırıldandığını duyduğunda kimle konuştuğu sorusuna aldıkları yanıt ise genellikle ‘kimseyle’ şeklinde oluyor. Peki ‘hayali arkadaş’ edinme bir hastalık mı?
Uzm. Klinik Psikolog Dila Özçelik, bu noktanın aileleri endişelendirse de genellikle çocukların hayal ile gerçeği tam olarak ayırt edemedikleri dönem içinde ortaya çıkan ‘hayali arkadaş’ın çok olası bir durum olduğunu söyledi. Uzm. Klinik Psikolog Özçelik, “Bu dönem içerisinde çocuk kendisine, kendisinden başka kimsenin göremediği arkadaşlar yaratabiliyor. Hayali arkadaş bazen bir insan bazen ise bir hayvan olabiliyor. Dolayısıyla hayali arkadaş edinme durumuna bir hastalık demek yanlış olacaktır” şeklinde konuştu.

Ne zaman patolojik bir sorun haline gelir?
Hayali arkadaşların, çocuk gelişiminde kimi faydaları bulunduğuna da dikkat çeken Özçelik, çocuğun hayali arkadaşıyla birlikte güncel hayatta karşılaştığı problemlerle baş edebilme becerisi kazanabildiğini ifade etti. Ancak çocuğun 7 yaşını geçmiş olmasına rağmen hala hayali arkadaşının olduğu gözlendiğinde bir sorundan söz edilebileceğine dikkat çeken Psikolog Dila Özçelik, “7 yaşını geçen çocuklarda hala varsa; bu hayali arkadaş çocuğun sosyal ortamdan kopmasına sebep oluyor ve çocuk gerçek arkadaşları yerine hayali arkadaşını tercih ediyorsa ebeveynler durumun altında yatan ciddi bir psikolojik problem olduğunu göz önünde bulundurmalılar. Bu noktada ise yapmaları gereken ilk şey konuyla alakalı olarak bir uzmanla görüşmektir” dedi.

Anne-babalar ne yapmalı?
Hayali arkadaşı olan bir çocuğun ailesine düşen görevin öncelikle konuyla alakalı olarak çocuğun üzerine gitmemeleri gerektiğini bilmek olduğunu vurgulayan Altınbaş Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü Başkanı Uzm. Klinik Psikolog Dila Özçelik şu tavsiyelerde bulundu: “Ailenin çocuğa devamlı olarak çocuğun hayali arkadaşıyla alakalı sorular sorması çocuğun hayali arkadaşını saklamaya çalışmasına ve kendini sosyal ortamdan daha fazla izole etmeye çalışmasına sebep olacaktır. Bu nedenle aile, çocuğun üzerine gitmemeli ve durumun doğasını anlamaya çalışmalıdır. Bunun yanı sıra aileler çocuklarına sosyal ve duygusal açıdan ellerinden geldiğince destek olmaya çalışmalılar. Çocuğu kendi yaşıtlarının olduğu sosyal ortamlara sokmak, çocuk için duygusal dışa vurum noktasında faydalı olacaktır. Çocuk, okula başladığında ve kendi yaşıtı arkadaşlar edindiğinde hayali arkadaşla olan ilişkisi yoğun bir şekilde devam ediyorsa ve yaşıtlarıyla sosyalleşmekten kaçınıyorsa aileler konuyla alakalı olarak bir uzmandan yardım almalılar.”

Altınbaş Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğr. Üy. Dr. Gaye Hafez, Altınbaş Çocuk Üniversitesi bünyesinde, “Şifayı Kapmak: İlacı Nasıl Doğru Kullanırız” başlıklı bir atölye düzenledi. Atölyede çocuklar sağlık ve doğru ilaç kullanımı konusunda renkli bir çalışmayla bilinçlendirildi.

Altınbaş Çocuk Üniversitesi tarafından ilkokul öğrencilerine yönelik olarak, “Şifayı Kapmak: İlacı Nasıl Doğru Kullanırız” başlıklı bir atölye düzenlendi. Türkiye’de sağlık okur-yazarlığının yeterince gelişmemiş olmasından hareket ettiklerini belirterek atölye hakkında bilgi veren Altınbaş Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğr. Üy. Dr. Gaye Hafez, “Bu konuda bilinen yanlışlıkları yetişkinlerde düzeltmek daha zor, ama çocukken sağlık konusunda doğru eğitim verirsek, o yanlışlar yapılmaz veya sayısı azaltılır. Biz de bundan yola çıkarak, ilkokul çağında sağlık ve ilaç konularını anlatmayı, onların daha en baştan doğru cümleleri duymalarını sağlamayı amaçladık” dedi.

“Basit bir anlatım dili kullandık”
Eczacı olarak çocuklara atölyede daha basit bir anlatım dili kullandıklarını vurgulayan Hafez, atölyenin işleyişi hakkında şu bilgileri paylaştı: “Üniversitede ders vermekten daha zor ve heyecanlıydı. Çalışarak geldim. Bir şeyi anlatırken, ders anlatmayı değil de, küçük denemeler yaparken, aralara bilgi serpiştirmeyi seçtim. İlaç formlarını gösterdim. Bildikleri formlar “hap” ve “iğne” kelimelerinden ibaretti; tablet, kapsül, supozituvar, şurup, enjektabl, damla formlarını ve farklarını öğrendiler. Tek tek gösterdim. İlaçların standart dozda etken madde içerdiğini ve ölçülerek kullanılması gerektiğini anlattım. Yemek kaşığı ve şurup ölçeği arasındaki farkları gösterdim. Laboratuar malzemeleriyle 5 ml hacim ölçümleri yaptık. Pisete su doldurup, minik balon jojeleri, flakonları onların doldurmasını, ölçmesini, flakonların kapaklarını kapatmalarını ve kulak damlası yapmalarını istedim. İlaç saklama koşullarını, son kullanım tarihlerine bakmanın önemini anlattım, kutuları ellerine verip, kendilerinin bulmalarını ve o ilacı kullanıp kullanamayacağımızı sordum. Onlara verilen ilaçlar hakkında soru sorma hakları olduğunu, bilgilenmek için kimlere sorabileceklerini, ilaçların yan etkileri olabileceğini ve bunları da sormaları gerektiğini anlattım ki herhangi bir yan etki gördüklerinde büyüklerine bunu iletebilsinler. Biz de ilacın güvenliğini takip edebilelim.”

Erişkin yanlışları çocukları etkiliyor
Çocukların atölye sonrasındaki kazanımlarını değerlendiren Gaye Hafez, “Çocuklar zaten bir üniversiteye gelmiş olmanın heyecanı içindeydi. Bir tanesi, büyüyünce eczacı olmak istediğini söyledi. En son gelen sorular ve aldığım cevaplara göre ne anlattıysam anlamışlardı. Buna sevindim. “Her şey paylaşılınca güzel, ama ilaç değil” diye bitirmiştim, sanırım önemli bir farkındalıkla çıkmış oldular” diye konuştu. Atölyeye Florya Zeynep Bedia Kılıçlıoğlu İlkokulu 3. sınıftan 31 öğrencinin öğretmenleriyle katıldığını, kendisine de Altınbaş Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrenci ve araştırma görevlilerinin eşlik ettiğini belirten Gaye Hafez, çocuklarda ilaç kullanımında en fazla yapılan yanlışları aktardı. Çocukların en çok kullandıkları ilaç gruplarının ateş düşürücüler ve antibiyotikler olduğunu belirten Gaye Hafez, şunları söyledi: “ Çocukların hepsi “antibiyotik” lafını duymuşlar. İlaç deyince, hemen “antibiyotik” diyorlar. Bu kötü bir şey. Gereksiz yere o kadar çok kullanılıyor ki çocuklar da öğrenmiş. Doktora gitmeden, ateş yükselir yükselmez antibiyotiğe başlamak, çocuk hastada yapılan yanlışların başında geliyor. Ölçülere dikkat etmemek, süspansiyonları gerekmediği halde dolapta saklayıp, çökmelerine sebep olmak, birden fazla ilacı aynı anda kullanmak da yapılan yanlışlıklar arasında. Ama bunların hepsi erişkin yanlışı. Artık onlar, kendi ilaçlarını sorgulamayı ve bu konuda hasta sorumluluğu almayı öğrenmeye başlayacaklar.”

Sosyal Medya

0BeğeniBeğen
0TakipçiTakip Et